Rio’dan Paraty’e

10 – 14 Eylül
426. Km

Şehirler her zaman için üzerine pasın üzerine vurulmuş cila gibidir. Yaldızları kazımasını bilirseniz altındakiler hem hoşunuza gitmez hem de çok kolaylıkla günyüzüne çıkar. Bu durum dünyadaki tüm marka kentler için böyledir. İstanbul, Tokyo, Moskova ya da Londra hiç fark etmez.
Bu yüzden yollarda ve bilhassa köylerde ülkelerin gerçek hallerini yakalamışımdır her zaman. Çünkü bir idealistlikle kurulan ülkelerde ilk başta mütemadiyen köylüyü milletin efendisi yapma çabaları olsa da günümüz dünyasında ne yazık ki bu efendiler neredeyse köle durumundadır. Ve bence bir ülkeyi görmeye en alt tabakadan başlamak gerekir.
Ara Gülerˋin çok sevdiğim bir sözü vardır. “Hayat fakirlerin hayatı, İngiltere kraliçesinin hayatında bir bok yok.”
Bugünkü dünyanın neredeyse tamamını fakirler oluşturduğuna göre ilk başta oradan başlamanın mantığından daha da bahsetmeme sanıyorum gerek yok
Brezilyaˋnın yemyeşil bir ülke olduğu herkesin malumu. Öyle sanıyorum yerleşebilmek için beş yüz yıldır halen bu azman doğayı ehlileştirememişler. Galiba en sonunda da pes edip o doğanın içinde yaşlamaya karar vermişler.
Yola saldırırcasına uzanan yeşil örtü lutfetmiş de asfalta öyle izin vermiş gibi. Zira ağaçların gövdeleri bile yemyeşilken artlarındaki cangılda bamaşka bir alem vuku buluyor. Değil içine girmek adım dahi atılamayacak bir yoğunlukla.
Tertemiz hava ise resmen zihnimi berraklaştırıyor. Galiba bu kadar yoğun oksijene hiç bu kadar uzun maruz kalmamıştım.
Kış aylarının verdiği serinlikle sürdüm de sürdüm bisikletimi.
Santa Kruzˋdan geçerken fakirlik yine dikkatimi çekti. Salaşlık, rutubet ve görüntiye verilmeyen önem dünyanın yoksul her kentinde aynı görüntüyü oluşturuyor. Üzerine söylenecek belki çok söz var ama konuşması gereken kişinin ben olduğumdan emin değilim.
Lakin insanların yüzündeki yokluğun verdiği o bakış, nasıl yapmalı ne etmeli diye düşünüp bulamayan ifadeler ve çocuklardaki hayata istekli bakan gözlerdeki kabulleniş rahatsız ediyor beni. Ülkemizdeki insanların çoğu gibi buradakiler de özbenliğini bulamamanın verdiği özgüvensizliği iliklerine kadar yaşıyorlar. Belki çaresiz değiller (ya da öyleler) ama yokluk özellikle erkeklerin burada da belini bükmüş.
Brezilya devleti hiçbir zaman halkçı idellerde olmamış ve yöneten sınıfı hemen her ülkedekiler gibi davranıp yoksul insanlara fırsat eşitliği yaramamış. Yazık…

**********
Kaptan Nemo ile gayet iyiyiz. Kah konuşuyoruz kah şarkı söylüyoruz. Yolun tadı hep damaklarımızda. Bazen muhteşem sahillere denk gelip kızlara bakıyor bazen de orman kenarında muz yiyoruz. Konuştuğu, normal bir dil olsa neler anlatacak kim bilir. Kelime dağarcığı ancak mutluluğunu ifade etmeye müsaade ediyor.

**********
Bugün yüksekten akan bir su gördüm. Su sorunum hiç olmadı. Belkide Breziyaˋda içme suyundan bol bir şey yoktur. Fakat yüksekten akan, yüksek dediysem duş almaya müsait olanını hiç görmemiştim.
Artık biraz kokmuştum. Güzelce yıkandım belki beş kez sabunlandım. O kadar güzel geldi ki ne kadar su altında kaldığıma bakmadım bile. Su biraz soğuktu ama dediğim gibi çok güzel geldi. Kaptanˋa sordum anlamadı, suyun ne olduğunu ne bilsin zağar.

**********
Bütün gün güney rüzgarlarına karşı sürdüm. Tatlı tatlı esen serin yel sürüşümü zorlaştırmadı aksine güzelleştirdi. Güney yarımkürede olunca güneyden esen rüzgarlar da soğuk oluyor. Geldimden beri yer yön duygum biraz karıştı. Bu serinlikler düzeltmeme yardımcı oluyor.
Şu an Paraty girişindeyiz. Yarın kentte olacak, tüm günü orada geçireceğim.

 

PARATY
Şehrin biraz dışındaki mütevazı kampımdan sabah ayrılıyorum. Gündoğumları kamptayken mütemadiyen uyanma saatlerimdir. Bugün de öyle oldu.
Nemli ve ıslak bir gün. Yapraklar damla damla toprağı ıslatırken yağmur yağıp yağmama kararsızlığında. Gece düşmediğine eminim ama bugün içinde yağacak.
İlk intiba olarak farklı bir yer olduğunu hissettirse de beklediğim etkiyi vermemişti Paraty, sıradan insanlara aitmiş gibi görünen sıradan müstakil evler. Bahçeli küçük yapılar ve bakımlı sokaklar. Şehrin ihtiyaçlarını karşılayan iki büyük süpermarket ve bakımlı parklar.
Brezilyaˋda gördüğüm diğer şehirlerden farklılık burada başlıyordu. Kent, avrupa şehirleri gibi kompakt bir yapıda ve düzenliydi.
Geniş caddelerinde ilerledikçe çevremdeki palmiyeler bana başka bir kıtada olduğumu hatırlatıyor. Hava ise her zamanki gibi berrak ve okyanus kokuyor.
Tarihi kent tabelasından zaten bu hali bile hoşuma giden kentin daha neler göstereceğini düşünerek dönüyorum.
Yavaş yavaş değişiyor her şey. İlkin birkaç yapı görüyorum, ardından kendimi aralarında buluyorum.
Taş döşeli sokaklar 1500ˋlerin havasından birşeyler taşısa da asıl atmosferi yapılar oluşturuyor.
Bitişik nizam ve kemerli, gösterişsiz kapılardan oluşan evler en fazla iki katlı. Kimilerinde bir iki pencere olsa da -ki onlar da kemerli- geneli sokaklarla iletişimi sadece kapılarla sağlıyor.
Pervazlar çeşitli renklerde ince şeritler halinde boyanmışken duvarlar mütemadiyen beyaz.
Dönemin ihtiyacı olmamasından ötürü varlığından söz edemeyeceğim kaldırımların yokluğu sokaklara ayrı bir nizam katmış.
Bazen bazı kapıların önünden geçiyorum daha büyük veya daha gösterişli. Tarihi kentin tarihteki yaşayan zamanlarında kimbilir ne işletmesiydiler. Fakat dokusunu koruyan halleri beş yüz yıldan fazladır esen rüzgarın hala durmamasını sağlamış.
Sokakların zeminleri çok da iyi değil. Taş döşenmiş lakin araları iyice oyulduğundan çok engebeli. Düzgün olan tek kısım yolun ortasında uzanan ve dikey kesilmiş taşların sırt sırta vermesiyle oluşturulan şerit. O da su tahliye sistemi olarak kullanılırmış. Ülkemizdeki eski yerleşimleri gezerseniz aynı teknolojiyi görebiliriniz.
Burası eskiden, yani gerçekten yaşadığı dönemlerde köle ticareti için kullanılırmış. Avrupaˋnın ˋihtiyaçlarıˋ yenidünyanın masum insanlarının zorla ve zorbaca alıkonulmasıyla bu ve bunun gibi birkaç şehir üzerinden giderilirmiş. Şu an önümdeki kilisenin anlattıklarıyla ne kadar da çelişen bir mantık.
Kent okyanusun kenarına kurulmuş, gelgitle büyüyen kumlar yalnız sahili oluştururken artlarındaki büyük sazlık alan şehri gizlemiş.
Bu durum dünyadaki birçok tarihi kentte vardır. Eskiden güvenlik sorunları günümüzdekilere nazaran birkaç misli daha fazla olduğundan dolayı denizden, yani bilinmezlikten gelecek tehlikelere açık olmamak adına kentler deniz kıyısında yer alsa dahi ilk bakışta görünmeyecek şekilde kurulurlarmış. Örneğin burada sahille kent arasında bahsettiğim sazlık var. İnsanların deniz kıyısına yerleşmeleri son yüz elli yılda hız kazanmıştır. Daha öncesinde deniz kenarları şehirlerin değersiz noktalarını temsil ederdi.
Kentte, yapı teknolojilerinin o dönemki seviyesinden ötürü durağan bir tekdüzelik hakim. Özenilerek yapılan yapılar birbirinin aynıyken çatılar ondilimli kiremitlerle kaplı ve mütemadiyen yosun tutmuş olan bu materyaller şehirdeki aradığım tarihi dokuyu bana gösteren en önemli unsur oluyor. Bugünkü beyaz duvarlar o zamanlar daha kirliydi. Batı medeniyeti her zaman renkliydi, bu yüzden pervazlar muhtemelen hep böyle sarı, yeşil, kırmızı ve daha birçok tondaydı. Lakin eminimki gıcır gıcır değillerdi. Ama kiremitler o zaman da yosunluydu, çünkü doğa tarih tanımaz ve insanlara verdikleri bazen kullanılabilir. Mesela o dönemde bu yosunlar yalıtım malzemesi olarak kullanılırdı.
Fotoğraf çekiyorum. Eskinin rahibinin, zanaatkarının ve çiftçilerinin yaşam alanlarını kendim için ölümsüzleştiriyorum. Bir yandan da hayal etmeye çalışıyorum.
Şurada, arkamdaki koyda birkaç tane kadırga demirlemiş olmalı, limanda hepsi de koyu tenli, kimi Afrikaˋdan kimi bu kıtadan adamlar ağır çuvalların altına girmiş, sırtlaması için yardım eden diğerleriyle birlikte bir şeyler yapıyorlardır. Başlarında da elinde kamçısı, kirli suratı ve yağlı saçlarını örten geniş siperlikli ve muhtemelen renkli işlemeli şapkasıyla ˋbeyaz efendileriˋ
Birçok kapının önünde mutlaka at vardır. Sokakları bu yüzdendir ki biraz kokar. Yani öyle sanıyorum. Kadınlar ellerinde çalı süpürgesiyle kapı önlerini süpürürken koşuşan çocuklar kim bilir neler yapıyordur.
Barlarında içiliyor, fahişelerle sabahlanıyor ve eminim ki hergün birkaç insan öldürülüyordur. Çünkü insanoğlu hiçbir zaman ne kendisinin ne de karşısındakinin ne de dünyanın kıymetini bilememiştir.
Bu güzelim yerin sokaklarında tedirginlik kol gezerken papazlar umut dağıtıp dönemlerinin en güçlü insanları olmanın avantajını bir dolu kepazelikle sürdürüyorlardır.
Gemiler bir dolu mal ve ˋsiyah köleˋ yüküyle ayrılırken yenileri sıra bekliyordur.
Belki güzel şeyler de olmuştur. Belki bu güzel sahilde, temiz hava ve muhteşem dalgalarda sevgililer sevişmiş vücutlar birbirini bulmuştur. Belki bir köle özgürlüğüne kavuşmuş ve kaçıp gitmiştir. Belki bu güzelim şehir birkaç gün olsun tedirgin olmadan yaşayabilmiştir.
Kim bilir…
Daldığım hayallerden çıkıyor ve sazlıkların ardında çekilmiş okyanusu fırsat bilerek kahvaltı ediyorum. Ardından şehri ve plajı ikiye bölen nehri geçip yeni şehre giriyorum.
Akşama konser var herhalde. Ya da önümüzdeki günlerde. Kocaman beyaz bir çadır ve görebildiğim kadarıyla küçük bir sahne.
Evler bu tarafta da müstakil. Ve hepsi incelikle yapılmış. Zaten bir şehre havasını veren de bu tarz yaşam alanlarıdır. Ucu sonsuza uzanan bir dikdörtgen kutuymuşçasına dikilen gökdelenler hem görgüsüzlüğün hem de sosyolojik ve demografik yapıdaki bozuklukların işaretiyken bu tarz yapılar yaşayanların huzuru ve ekonomik durumu hakkında bilgi verir.
Sahile geçiyor ve bungalov kafelerden birinden bir kahve söylüyorum. Kıyıyı tatlı tatlı okşayan cılız dalgaları izlerken yer yer kumdan biten kimi palmiye kimi geniş yapraklı ağaçların döktüğü yaprakların hafif yelde kıpırdanışını izliyorum.
Bütün gün yürüyerek ve fotoğraf çekerek saati akşam ediyorum. Güneş okyanusun üzerinde batsa şu güzelliği taçlandıracakken o şu an pasifikteki ufku okşuyordur herhalde.
Kafeden ayrılıyor ve uyumak için gözüme kestirdiğim yere geçiyorum. Böylesi daha iyi. Yere yaydığım matımın üzerinde dalgaların hışırtısı tenimi okşayan yumuşak rüzgar. Uyumadan önce bir kahve daha içebilirim. Fakat bu sefer kendim hazırlayacağım.

Reklamlar

Rio De Janeiro

6-10 Eylül

YOL DA BİZİZ YOLDAŞ DA BİZİZ

Sabah saat 6.30 sularında tüm yorgunluğumu sırtıma vurarak Rio de Janeiro uluslararası havaalanından çıkıyorum. Uykusuzluğun verdiği negatifliği takınmak istemiyorum ama sanıyorum ilk izlenimlerime etkisi olacaktır.

Kaptan Nemo ile beraber 2 gündür yoldaydık. İstanbulˋdan son derece rahatsız bir uçuşla Fasˋa indik. 17 saat sandalye tepesinde beklemeden sonra yine rahatsız bir uçuşla soluğu Rioˋda aldık. Üstüne bir de gece vakti vardığımız için sabahı da havaalanında bulduk. Kaptan Nemoˋyu doğal olarak demonte halde getirdim Havaalanında tekerleklerini, bagaj demirlerini ve gidonunu yeniden monte edip lastiklerini şişirdikten sonra az önce bahsettiğim saatlerde çıkabildik.

Her yolculuğumuzda olduğu gibi yine karman çorban yine paçavra yığını gibi duruyor olsun, onun bu halini seviyorum. Zira bizim mantığımıza göre şekilli kıyafetlerini giymiş bir gezgin olamayacağı gibi ışıl ışıl bir tur bisikleti de olamaz. Kir ve yorgunluk bu işin doğasında var.

Son derece berrak bir hava var. Gece yağmış olacak nemli toprak kokusu bir yerleden gelen okynus havasına karışmış.

Sarımtırak tonların hakim olduğu ve her an yeniden yağacakmış gibi duran bu hava belki de yeni dünyada gördüğüm ilk görüntü olduğundan olsa gerek epey enteresan geliyor.

Bölünmüş bomboş bir yol ve gidip gelen arabalar. Bina olarak bir tek havalimanı var onun haricinde her yer boş, birkaç yeşillik ve yol…

Pedala yükleniyorum ve ilk metrelerimiz almaya başlıyoruz. Ben, bisikletim Kaptan Nemo ile her zaman konuşurum. Bana bazen cevap verse de genelde umursamaz ama ben aldırmam laflamaya devam ederim Ona güvenim her zaman tamdır. Evet milyarlık bir bisiklet değil hatta birçok sözümona turcunun alenen burun kıvırdığı bir bisiklet. Fakat her santiminde el emeğim var ve her bir karışını çok iyi biliyorum.

Lakin yine de her turun ilk metrelerine ikimizde de bir ˋacabaˋ oluşur. Çünkü evde geçirdiğimiz haftalar belki de bir şeyleri değiştirmiştir ve Kaptan farklı bir dilde konuşur belki ben o dili anlayamamışımdır.

Evet her zamanki gibi her karışına baktım, her şeyini tamamladım. Ve şu anki birkaç yüz metrelik performansı bana yine eski hislerimi hatırlattı

ˋArtık bir sen bir de ben varız Kaptan. Yol da biziz yoldaş da biziz. Ben sana her zaman iyi bakacağım. En ufak derdinle ilgilendim ilgileneceğim. Seni hor kullanmadım elimin üstünde tuttum. Yine öyle yapacağım. Bu turda öncelik benim evet, ama sen de ikinci planda değilsin. Sana ültimatom vermiyorum sadece güveniyorum. Unutma yol da biziz yoldaş da bizizˋ

ŞEHİRLER PASLARI KAZINMADAN CİLALANMIŞ METALLERE BENZER

Ne olacağı ya da nasıl olabileceği hakkında çok tahminim yoktu Rio hakkında. İnternette bir dolu şey yazıyordu fakat iyisi de kötüsü de yazan içindi. Ben her zaman kendi tecrübeme güvenirim. Diyebildiğim tek şey ˋdünyadaki hiçbir kent Manila kadar kötü olamazˋdı.

Lakin Manila kadar olmasa da Rio da ilk izlenim olarak kötü. Yol kenarlarındaki favelalar üst üste konmuş sıvasız kırmızı tuğlalardan oluşan biçimsiz bir yığın gibi birbirlerini ezercesine yükselirken devlet binası olduğunu sandığım yıkık dökük birkaç yapı da bana bakıyor.

Aslında görüntü tipik bir fakir mahallesinden farksız. Evet biraz fazla yoksullar sanırım lakin dünyada yokluk çeken her semtte görüntü aşağı yukarı aynı. Rioˋda buna sadece isim koymuşlar.

Yolun sağ tarafında kalan ve beni biraz hüzülendiren favelalardan birini anlatmak isterim.

Hiçbir plan, program yahut kullanışlılık esası gözetilmeden yapılan yarı betonarme yapılar kimi zaman birbirlerini dik keserken (kesmek derken gerçekten iç içe olmalarından bahsediyorum) kimi zamansa birinin balkonunun içine öbürününkü geçmiş oluyor. Öyle bir düzensizlik var ki bazı pencereler diğer evin penceresine çarpmadan açılamayacak kadar yakın. Yapıların arasında ise – ki çoğunda bir ˋaraˋ bulmak imkansız- değil araba motosiklet hatta insan geçecek kadar boşluk bile yok. Buralıların barınaklarına gitmek için hangi yolu kullandıklarını merak etsem de öğrenmeyi de pek istemiyorum.

İlk bakışta bir arkeolog olarak yorumlamam gerekirse bu insanları bu şekilde yaşamaya iten ilk sebep fakirlikken ikinci nedense korku olmalı diyebililrim. Çünkü insanoğlunun tarihten gelen değişmeyen özelliği kendi gibi olanlara yakın olmaktır. Protohistorik dönemlerde kurulan ilk kentler de bu favelalara benzer görünümdeydi.

Kim haklı kim haksız tartışmasına girmeyeceğim. Zira kapitalist düzende vermeyen devlet kadar kullanmayan ya da kullanamayan birey de mütemadiyen suçludur. Hem böyle konular uzun sosyolojik çalışmalar ister. Bense önüme çıkan ilk favelaya hem uzaktan hem de çok kısa süreli bakıyorum.

İlerledikçe Rio belki bir adım daha normalleşiyor lakin halen kötü. Sorunun, problemin kolgezdiği salaş caddeler herhangi bir kurala tabi olmayan trafik ve ellerindeki ürünleri satmaya çalışan çocukların ortalıkta koşuşturması. Bu manzarayı en son Filipinler veya Endonezyaˋda görmüştüm.

Bana laf atan onca insan arasından -neyse ki önümü kesmeye çalışan olmadı- ilerleyişimi sürdürdüğümde yarım saat kadar sonra görüntü bir anda değişiveriyor. Artık tertemiz ve modernize edilmiş bir kentteyim

Nasıl çıktım nereden tutturdum bilemiyorum ama gps in Flamingo do dediği sahile çıkıvermiştim.

İlk görüşte beni kendine hayran brakan bu yer Kesmeşeker kayasını tam karşısına almış sarı kumları ve bakımlı tertemiz parkın ardndaki geniş yolun ötesindeki gökdelenlerden oluşmakta. Bir anda, bir anda yetmiş yıl ileri gitmiş gibiyim. Ya da Rioˋnun kalanı o kadar süre geride. Bilemiyorum. Bu eşitsizliğin hiçbir şeyi umursamayan aptal bir turist gibi sadece güzel yanına bakıp bakmamam gerektiğinden de emin değilim. Ama Rio ilk saatlermde beni böyle karşılamıştı.

BİR KENTTE KLACAK YER NASIL BULUNUR

Biraz duruyorum. Belli ki güvenli bir yer. Fotoğraf çekiyor ve oturuyorum. Öyle ya aylardır bu macerama hazırlanıyordum gördüğüm, belki de çok hoş bir doğa parçası ama bana başka bir dolu şey de anlatıyor.

Kaya yekpare şekilde bir anda yerden belki de üçyüz metreyi bulan yüksekliklere çıkıyor. Üzerinde yer yer bitkiler yetişmiş olsa da geneli çıplak. Dibinde sakin görünen bir yol ve ötesinde düzeninden anladığım kadarıyla zengin bir muhit var.

Ayaklarımın altındaki çimenlıkse en fazla iki metre sonra yerini okynusa kadar uzanan sarı kumlara bırakıyor.

Biraz soluklandıktan sonra yoluma devam etmeye karar veriyorum. Özellikle Copacabanaˋyı görmek istiyorum.

Benim için bir şehirde rahat etmenin ilk yolu geceyi geçireceğim bir yer bulmaktır. Bu konu aklımda olduğu sürece etrafıma odaklanamam ve hiçbir şey anlayamam. Bu yüzden çevreme biraz da bu gözle bakıyorum. Belki bir park ya da kuytu bir köşe… Rio gibi tehlikeli bir şehirde bile dışarıda kalmanın belli yolları vardır.

Karanlık her zaman en iyi koruyucudur. Sizi gizlerken karşı tarafı da tedirgin ederek yaklaşmamasını sağlar. Bir de mümkünse kimsenin uğramayacağı yerler seçip karanlık çökmeden oradaki yerinizi almak. Bu ikisini tam olarak uyguladığınızda yüzlerce insan arasında bile rahatça kalabilirsiniz. Karanlığı dost edinmek en mühimi. Çünkü en kötüsü bile bilmediği bir karanlığa girmez zira insanların çekindikleri karanık değil bilinmezliktir.

Çevrem dört şeritli iki yol ve refüjden oluşmakta. Solum plaj sağımdaki yolun hemen berisindeyse binalar yükseliyor. Görünüşe göre uygun hiçbir yer yok ˋhemen bulamayız zaten kaptanˋ deyip pedallarken belki beşyüz metre ötesi dikkatimi çekiveriyor.

Yol, kıyı şeridinde ilerlerken binalar biraz daha içeride kalmış ve arada otuz metre kadar bir ağaçlıklı alana müaade etmiş. Orada kalınmaz ama bu refüj az ötede behçe duvarıyla çevrilmiş gürbüz ağaçlıklı bir bahçeye çıkıyor.

Hemen gidonu kırıp yolun karşısındaki sözünü ettiğim duvarın yanına gidiyorum. Bahçe Carmen Müzesininmiş. Küçücük bir yapı ve devasa bir bahçe. Engebeli yapısı sayeinde oluşan küçük tepeciklerin ardına ve duvarın dibine sığınırsam beni kimse göremez. Aydınlatmaların açısı ise baktığım duvar dibine ışık vermesine imkan tanımadığından çok yükek ihtimal bu park zifiri karanlık köşelere sahip. Bense az önce anlattığım gibi o karanlıklrı dost edineceğim.

Evet, parkın temizliğine bakılacak olursa kimse kalmıyor. Yani ben kalabilirim. Tek bir sorun var kapıdaki güvenlik.

Sorduğumda müzenin akşam kapandığını ama parkın hep açık olduğunu söylüyor. Sanırım Rioˋda kalacak yerimi buldum.

COPACABANA

Dalgaların dövdüğü sapsarı kumların ardındaki bisiklet yolundayım. Her şey bakımlı, her şey düzenli. Yine yeniden zamanda atlamış gibiyim. hep fotoğraflardan gördüğüm, güzelliğini okuduğum bu plaj anlatıldığı kadar varmış. Sağ yanımda neredeyse hepsinin aynı boy olduğu dev gökdelenler varken insanlar kumsalda voleybol oynuyor. Egzotik kafelerden gelen ritmik samba ezgilerine gençlerin coşkun sesleri ekleniyor. Zaten Portekizce kendini yeterince belli eden bir dilken Brezilyalılar bunu bir de yüksek perdeden konuştukları için hemen kulağıma takılıyor.

Sarı sıcak henüz acımasızca ısıtmasa da güneş tehditkar biçimde tepede. Capricinha içen bir dolu insan gibi beni de kavurmaya hazırlanıyor.

Binalar sessizlik içinde manzaraya yukarılardan bakarken anayolda insanlar hayata karışmış.

Bense sürüyorum. Akışa katılmamak belki de çok doğru değil lakin şuan sadece gördüklerime odaklanmayı daha çok seviyorum.

Kurumuş yapraklardan yapılan barakaların arasında kalan ve kumdan öylece bitiveren palmiyelerden birinin dibinde duruyorum. Kum çok ince, öyle ki yoğunluğu en çok un kadardır.

Kaptan Nemoˋyu taşıyorum ve geniş sahili geçip suyun yanına varıyoruz.

Dalgalar büyük, öyle ki sanıyorum benim boyumda. Dövdükleri kumlardaki ayak izlerim en çok birkaç saniye kalabiliyor. Bu kadar yükselen suların oluşturduğu buharımsı sis ise yüzümü okşayarak sahilin geri kalan kısmında mistik bir hava oluşturuyor. İleride, çok ileride kesmeşeker kayası gökdelenler ve kumsalın bir kısmı bu sisle belirsizleşirken kayanın tepe kısmı sanki havadaymış gibi görünüyor.

Plajda çok insan yok. Hem sabah hem de kış mevsimi olduğundan olsa gerek. Aslında öğle vakitlerine yakınız lakin sıcaklık tabelada yazdığına göre 28 derece. Burası için bu kış demek oluyor. Mutluyum çünkü maceramın ilk günündeyim ve en özel duraklardan birindeyim, kumda ayak izlerimi bırakıyor, çocukluktan beri fotoğraflarını gördüğüm sahilde dinleniyorum.

Bir anda yorgunluğumu bile unutturuyor bana. Dalgalara bakarken ˋdüşündüğüm kadar varmışˋ diyorum.

SERGİO

Birkaç saat Copacabanaˋnın sarı kumlarında, dalgalı denizinde vakit geçirdikten sonra gerisin geri parka yani Flamingo sahiline dönüyorum.

Güne zaten epey yorgun başladığım için bugünlük bu kadar yeter. Zira bedenim durmam için baskı yapar oldu.

Bu park ve sahil görünen o ki şehrin iyi bir bölgesinde. Zira yakınlarda hiç favela olmadığı gibi her şey gayet düzenli bir avrupa kenti gibi. Tabi favela olmaması ve bölgenin zengin olması diğer açıdan bakınca saldırılacak bir yer olduğu anlamına da geliyor.

Uyumadan önce içmek için suyum kalmadığından bir market bulmak için binaların arasına dalıveriyorum. İki şeritli bakımlı bir yol ve etrafında kah iyi kah orta dereceli binalar var. Tipik bir cadde görünümü, fakat rahatsız eden şu ki evlerin ikinci katları dahi demir parmaklıklı. Binaların ana girişleri eğer bahçeli ise demir parmaklıkla korunuyor değilse giriş kapısının çevresi metal parmaklıklı bir kafesle çevrili. Güvenlik sorununun ne boyutlarda olduğunu anlatan enteresan bir görüntü.

Bir süpermarketin önünde duruyorum. Brezilyalı arkadaşım Alexia ˋeğer iyi muhitlerden alışveriş yaparsan fiyatlar çok fazladır.ˋdemişti. Ama zaten üç şişe su alacağım.

Bisikletimi kilitliyor ve bir hızla içeri dalıyorum. ˋHer şey çalınıyor.ˋ Demişlerdi bana ˋeşyalarını bir an olsun gözünün önünden ayırma.ˋ Bu yüzden tedirginliğim hat safhada. Hem Kaptan için hem de üzerindeki eşyalarım için.

Hemen üç şişe su kapıp en fazla beş dakika sonra dışarı çıkıyorum. Her şey yerli yerinde. Dokunan olmamış bile.

Sularımı çantalarımdaki yerlerine yerleştirirken bir yandan da kilidi açıyorum ki dikkatimi portekizce selam veren bir adamın sesi çekiyor.

İngilizce karşılık veriyorum bu beyaz tenli saçsız sakalsız kafasında ilgi dolu bakışlarının üzerine çektiği küçük camlı gözlüğü ve uzun boyuyla sportmen duran yaşlı adama.

Adı Sergioˋymuş. Bir bisiklet meraklısı. Hemen bilgilerimi alıyor ve eğer istersem yarın beraber sürmeyi teklif ediyor. ˋTabi, neden olmasın hem şehri gezdirirsin.ˋ

İPANEMA

Gecem sorunsuz geçti. Taktiklerimin işe yaramasını hep sevmişimdir. Karanlık beni güzelce gizledi ve rahat bir uyku ortamı sağladı. Sanıyorum bugün çok daha iyi gezeceğim.

Uyanır uyanmaz soluğu Flamengo sahilinde alıyorum. Yanımda babamın yaptığı böreklerden var. Sanırım sabah ve öğle öğünlerine yetecek. güzelce kahvaltı ettikten sonra bugün ilk durak İpanema sahili ardından Freistas gölüne gidecek ve sonrasında Sergio ile buluşacağım.

Pedal çevirirken artık az da olsa bildiğim için başka şeylere dikkat etmeye başlıyorum.

Bisiklet yolları ilgimi çekiyor. Uzun, kullanışlı ve iyiler. Bizdekiler gibi dostlar alışverişte görsün diye değil de gerçekten amacı doğrultusunda yapılmış, birbirleriyle bağlantılı ve güzel ulaşım alanları.

Mesela Türkiyeˋdekiler yere çizilmiş çizgilerden ibaret olup bir anda bitiverirken Rioˋdakiler gerekirse sizi orta refüje alıyor gerekirse karşı tarafa taşıyor bisikletler için özel trafik lambalarıyla kontrolü sağlıyor ve hiç kesilmeden ulaşacağınız yere kadar gidiyor. Bence çok başarılı.

İpanemaˋya da bu bisiklet yollarıyla varıyorum.

Sahil arkası kesimi görece aynı tasarımla endam ediyor. Yine gökdelenler, yine dört şeritli iki yolun yanındaki kaldırımlardan kocaman sahile bakan bisiklet yolu.

Fakat burası ortamına kapılmaktan ziyade daha çok okyanusa odaklanmak amacı taşıyor gibi. Yani Copacabanaˋda eğlenir burada yüzersiniz.

Çok fazla otantik satıcı kulübesinin olmadığı sahilde kimi insanlar sabah olmasına karşın serilmiş dinleniyor. Birkaç genç şezlong taşıyor tek tük insanlar voleybol oynuyor. Belli ki İpanema henüz uyanmamış. Belki mahmurca yatan bir çocuğun uyanışında ama yatağından henüz kalkmamış.

Sürüyorum. Gittikçe denize yaklaşan bisiklet yolu sayesinde dalgaların uğultusu kulağıma daha net gelir oluyor.

Seviyorum denizi. Nerede olursam olayım. Öyle saatlerce yüzen biri değilimdir ama deniz de hayatımın mühim bir parçasıdır. Sanki deniz olan yerde kötülük daha az olurmuş gibi gelir bana hep. Elbette yanlış bir düşünce ama nedensiz bir güvence verir bana bu mavilikler. Mesela hiç bilmediğim bir yere haritadan bakarken ˋsahil varmış, tamam orada yatarım işteˋ deyiveririm.

İpanemaˋda sürerken dalgalar bunları hatırlatıyor bana. Huzur veren şey şu denizler okynuslar.

Sahilin sonunda yukarı ivmelenen yolun ortalarında bir seyir noktası gözüme takılıyor. Plajı olduğu gibi görebileceğim bir yer olsa gerek. Fotoğraf çekmek için tırmanıyorum.

Dalgalar koca sahile yerden atak yaparken havada uçuşan mikroskobik su damlacıkları ise sanki hayaletten bir orduymuş gibi yola ve binalara hücum ediyor. Ortaya çıkardıkları silik görüntüye vuran güneş ışığı kırılıp gölgesiz kaymağımsı bir hale dönüşürken etkileyici bir atmosfer kazanan bu fotoğrafı izlemeyi sürdürüyorum.

Bir iki çocuk koşuyor sahilde ayakları kah suda kah ıslak kumda top da yok neden bu telaşları acaba. Belki de keyiften. Binalarda bir iki kişi okyanusa bakıyor gri pervazlardan. Pek öyle etkilenmişe benzemiyorlar. Nasıl benzeyebilirler ki her gün gördükleri ve onlar için alelade mavilikler işte. Arabalar dur kalk yapa yapa ilerliyor. Uyanıyor İpanema belki benim gibi yeni gelen günü neler getireceğini merak eden birkaç kişi vardır.

FREİSTAS GÖLÜ

İpanema plajının hemen ardındki bu göl, ağaçlar çimenler ve bisiklet yolları ile çevrili. Ben bu bisiklet yollarını gerçekten de çok sevdim.

Göl Corcovado adını verdikleri tepesinde dev İsa heykelinin olduğu kocaman tepenin hemen dibinde yer alıyor. Başımı yukarı kaldırmamla her defasında kendisiyle göz göze geliyoruz.

Sanırım burası Rioǹun en zengin kesimlerinden, zira yine bakımlı ve yakınlarda favela yok. Bazı bölgelerde yine gökdelenler var olsa da geneli boş olan çevre, göle daha bakir bir hava katıyor.

Tatil günü olması dolayısıyla koşan, eğlenen, yüzen insanlar her yerde. Günlerini geçiriyor ve onlar için kış mevsimi olan aylardaki güneşin tadını çıkarıyorlar.

Bazen durup ben de aynını yapsam da genelde sürüşümü kesmiyorum.

Doğru dürüst gezmeye başladığım şu birkaç saatte Rioˋda bir olmamışlık bir tedirginlik yakaladım. İnsanlar dünyanın diğer bir çok şehrinde olduğu gibi doyasıya davranmıyorlar gibi. Sanki kendilerine hep bir otokontrol uyguluyor gibiler. Bu fikre neden kapıldım bilmiyorum lakin nedense hisettiğim bu. Sanki her an kötü bir şey olacakmış gibi tetikte olma havası ve beklenti seziyorum. Belki de bakışlardaki güvensizlik yüzünden bu düşüncelerim.

Duruyorum, İpanemaˋda yakaladığım internet ile Sergioˋnun mesajında gelmesine iki saat olduğu yazıyordu. Biraz daha bakınabilirim.

Amerika kıtası, kuzeyi veya güneyi olsun galiba gökdelenlerle özdeşleşmiş. Şehircilik anlayışları yataydan çok dikey. Fotoğraflarını gördüğüm ABD malum, fakat Rioˋnun da aşağı kalır yanı yok gibi. Gölün çevresine dahi gökdelen dikmekten kaçınmamışlar. Bunun mutlaka sosyolojik bir nedeni vardır fakat tabiiki bilemiyorum.

ESCADARİA SELARON

Meraklı bakışlarıyla Sergio yine karşımda. Kısa bir selamlaşmadan sonra ne yapmak, nereye gitmek istediğimi soruyor. ˋBugün gölden sonra Escadaria Selaronˋu görme planım vardı ama tavsiyelerine açığım.ˋ

Sahil boyunca sürüyoruz. Sergio nedense dün gördüğümden daha uzun görünüyor. İnip kalkan bacakları sanki büyüdükçe büyüyor. ˋDowntownˋa gidelimˋ diyor dümdüz bir tonda. ˋNasıl istersen.ˋ

Rio enteresan bir kent. Arka taraflarının birazını gördüm, sahil kesimini de. İkisi arasındaki ekonomik uçurumu anlamamak elde değildi. Şimdi de Downtownda sürüyoruz ve burası da bambaşka.

Koca koca kuleler arasında nizami giden bisiklet yolu metro hattıyla paralel. Araç yolları ise iki tarafımızda. Her şey zengin bir ülkenin lüks bir şehrindeki gibi. Bana Tokyoˋyu hatırlatıyor. Burası da temiz ve düzenli.

Gökdelenler o derece büyük ki semanın hatırı sayılır bir kısmını kapatıyorlar. Güzel bir şey değil zaten etkilendiğim bu değil her şeyin saniyeler içinde değişmesi oluyor.

Bir meydana çıkıyoruz. Az ötemde bizdekilere benzer fakat estetik üslup olarak çok daha sade bir su kemeri var.Yarım daire kemerler üzerinde yükselen ve yekpare betonmuşçasına desensiz görünen bu yapı belki ikiyüz metre boyunca uzanıyor.

ˋPortekiz kolonyal dönemden kalma.ˋ Diyor Sergio. Fotoğraf makineme hamle ettiğimi görünce ˋhemencecik çek, burası güvenli değil.ˋ diye ekliyor.

Nasıl bir yerdeyim acaba diye düşünmeden edemiyorum. Çünkü Sergio sahiden endişeleniyor. Eğer bu saniyelik işlem bile tehlikeli olabiliyorsa sanırım sorun okuduklarımdan daha büyük.

ˋEscadaria Selaronˋa yakınız. Aslında bir favelaya çıkan merdivenlerden ibaret. Çocukluğumda böyle değildi sonradan renklendi. Anlamını biliyor musunˋ

Hayır anlamında kafa sallıyorum.

ˋToz merdivenleri… Toz uyuşturucuyu temsil eder.ˋ

Gülümserken sürüşümüzü sürdürüyoruz. Sahiden de yakınmışız. En çok on dakika sürüyor ve sonunda meşhur merdivenlere varıyoruz.

Sergio kendisinin ve benim bisikletimi bir köşeye çekiyor ve başında beklediğini gönlümce hareket edebileceğimi söylüyor.

Turistlerin oluşturduğu kalabalık ortamın rengine renk katıyor. Kırmızılar, maviler ve sarılar her yerde. Sadece merdivenler değil çevresindeki duvarlar da bir dolu rengarenk fayansla kaplanmış. Belli ki rastgele yapıştırılmışlar. Çünkü aralara serpiştirilmiş birkaç mozayik haricinde hiçbiri uyum göstermiyor. Fakat bu uyumsuzluk her yerde olduğu için kendi ritmini yakalamış.

Favelaların salaşlığı sanıyorum daha eğlenceli başka bir biçimde ifade edilemezdi. Merdivenlerdeki renk hareketliliği uzaktan bile net anlaşılan favela hareketlililği ile gayet uyumlu görünüyor ve bana ilginç gelense bu derece karmaşıklığın gözümü yormaması.

Çeşitli ülkelerden gelen fayanslar yapıştırılmış olacak ki bir basamakta kocaman Tajikistan yazısını görüyorum. Bir yerlerde de küçük bir Belarus var. Aslında dikkatle bakınca birçok ülkenin simgesi ya da ismi her yerde mevcut. Olmayanlarınsa simgesel bir fayansı var. Mesela bir yerlerde üzerinde matruşka resmi olan bir tanesi dikkatimi çekmişti.

Merdivenlerin en tepesindeki duvarda bir sürü fayansla yapılmış Brezilya bayrağı var. Sergio burasının bir favela olduğunu ve merdivenlerin sonundan sola dönmemem gerektiğini söylemişti. Tehlikeliymiş. Sanıyorum bu sözcüğü çok duymaya başladım.

Önerisini dinliyor ve yavaş yavaş aşağı iniyorum.

İnsanlar dikkatimi çekiyor. Cıvıl cıvıllar, herkes bir şeylerin fotoğrafını çekme derdindeyken eğleniyor da. Dört bir yanda çekilecek yüzlerce kare olduğu çin herkes başka noktalara odaklanıyor. Bu da zaten karmaşık olan ortama daha da hareket katıyor.

Sokak müzisyenlerinden yayılan samba ezgileri bunca karmaşada hiç de kakafoni gibi gelmiyor. insan uğultularına korna sesleri gülümsemelere gaz seleri karışan bu yerde kendini duyurmaya çalışıyor. Ortam tam olarak kafamdaki Brezilya imajındaki karmaşadan doğan sanatın canlı örneği.

Üzerinde padişahımsı bir görsel olan bir fayans dikkatimi çekiyor. Yanındaki küçük Türk bayrağı ile bizim toprakları simgeliyor olsa gerek. Fakat bayrak da görsel de pek silik. Öyle ki gözüme nasıl takılabildiğine şaşıyorum.

Sergioˋyu kıpırdyan omuzlarını sambaya uydurmaya çalışıp kendini ortama bırakmışken buluyorum. ˋFavelalardan bahsediyorlar.ˋ diyor tek kelimesini anlamadığım sözler söyleyen müzisyenleri gösterip. ˋDaha burada çok yenisin, henüz görmedin ama eminim göreceksindir. Brezilya çok güzel bir ülke. Keşke ekonomik problemleri bu boyutlarda olmasa.ˋ

NİTEROİ

Sabahın erken saatlerinde gecelediğim parkın kapısında biri kadın üç kişi beliriyor.

Dün veda ederken Sergio bugün için güzel olcacağını çünkü bugün Niteroi adasına gideceğimizi söylemişti. Görünen o ki arkadaşlarını da davet etmiş.

ˋLauraˋ diyor kırklarında ve uzun boylu kadınla beni tanıştırırken. ˋÖteki de Andreiˋ

Biraz şaşkın bakışlı olan ve yine kırklarında gösteren bu adam da selam veriyor lakin Türkçe konuştuğu için beni epey şaşırtıyor.

Sürmeye başladığımızda anlatıyor Andrei. Bildiği birkaç kelime varmış. Eskiden bayağı konuşurmuş ama artık unutmuş. Söylediğine göre onbeş sene kadar önce beş yıl Ankaraˋda yaşamış. Fransız okulunda güvenlik görevlisi olarak çalışmış.

Nerede olursam olayım ya bir Türk ya da Türkiye ile bağlantısı olan biriyle tanışacağım… Enteresan şey.

Onbeş dakika sonra soluğu limanda alıyor ve ilk vapura atlıyoruz. ˋRioˋyu karşıdan göreceksin. Eminim seveceksidir.ˋ

Niteroi adası Rio körfezinin hemen çıkışında ve konum olarak kentin tam karşısında yer alan bir yer. Uzak değil, Rioǹun downtonından bakıldığında adadaki gökdelenler görülebiliyor. Sanıyorum ki aynı konu oradan bu tarafa bakan için de geçerli.

Onbeş yirmi dakikalık şehir turunda anlıyorum ki burası zengin bir yer. O salaşlık yok değil lakin yerleşim daha amerikanvari, gökdelenli ve düzenli.

Her zaman avrupa şehirleşmesinin güzelliğinin detaylarda gizli olduğunu düşünürüm. Plan ve kullanışlılık dünyanın her yanında oluşturulabilir ama küçük detaylar, onları düşünebilen insanların işidir ki onlar da mütemadiyen avrupalıdır.

Bu yüzden Türkiyeˋde de olduğu gibi Rioˋda da bir olmamışlık yakalamıştım. Ki bu durum anladığım kadarıyla Rioˋdan daha zengin olsa da Niteroi adasında da var.

Perspektifi genişlettiğimde güzel, planlı ve büyük bir kent fakat detaylara indiğimde insanların o kadar da ince düşünmediğini görüyorum. Bu durum tüm ikinci dünya ülkelerinde aynıdır. Örneğin bir tavukçudan kızarmış tavuk aldık. Temiz ve tertipli bir mekandı ama işletmecisinin az önce bahsettiğim detaycı görüye sahip olmadığı aleniydi. Amerikanvari planlanmış bir kentte kendi salaş yerel yaşantısını sürdürüyordu ve çevresindeki diğer işletmeciler de aynıydı. Bu durumu birçok ülkede yakalamışımdır. Çünkü insanlara, onlara ait olmayan, yabancı bir yaşam biçiminin dayatılmaya çalışıldığına inanırım. Bu dayatılan bir şekilde hayata geçirilince de ortaya az önce bahsettiğim tezatlığın çıkması kaçınılmaz oluyor. Fakat bakmasını bilen bir gezgin bu zıtlıklardan yerel insanların yaşam biçimlerine dair ufak detaylar yakalayabilir.

Sergioˋnun çantalarına tıkıştırdığımız tavuk, kızarmış patates ve kolayla Lauraˋnın demesine göre tiyatro binasına gidiyormuşuz.

Bembeyaz bir yapı. Sanki havalandırmak için havaya atılmış bir çarşafın yere düşerken oluşturduğu şekilsiz ve karmaşık biçime sahip.

Sanki akışkan bir şeymiş gibi dev camekanlı duvarın etrafından oval ve yumuşak hatlarla dökülen tavanın yerle buluşmasıyla oluşturulan bu enteresan mimari bana Baküˋdeki Heydar Aliyev sanat merkezini hatırlatıyor. Onun mimarı İranlıydı. Bununkini bilmiyorum fakat aynı üslubu kullandıkları çok açık.

Yapının çimenlik bahçesi okyanusa açılıyor. Suların öte yanında ise sivri tepeleri, dev kaylıkları, kocaman isa heykeli ve onlarca gökdeleniyle Rio de Janeiro var. Manzara tam anlamıyla panoramik.

Seriliyoruz. Kızarmış tavuk ve patatesin oluşturduğu menümüzü mideye indirirken sohbete dalıyoruz. Laura ve Andrei evliymiş. Sergio ise bekar. Daha çok benim üzerimde gezinen sohbet neden yolda olduğum ya da evli olup olmadığım gibi sorularla sürüyor.

Bir saat kadar oturuyor ve güneşin kemiklerimize kadar nüfuz etmesinin tadına varıyoruz. Güzel, sıcak bir gün. Yakıcı olmayan ama tehditkar görünen güneş yukarılardan bizi izlerken hava berrak. Pürüzsüz mavinin altında salınan palmiyeler hafifçe esen yeli kucaklıyor. Okyanustan gelen iyot kokusu ise bana yazı hatırlatıyor.

Hoş, yaz da bana uzak değildi. Birkaç gün önce Türkiyeˋde yazı yaşıyordum. Şimdiyse sanki hiçbir şey değişmemişçesine devam ediyorum.

Sergio, kıyı boyunca adanın Rioˋya bakan kımını kat edeceğimizi özellikle son durakta kesmeşeker kayasını başka bir açıdan göreceğimizi söylüyor. ˋFotoğraf makineni istediğin gibi kullanabilirsin Niteroi güvenlidir.ˋ

Gördüğüm kısımları kadarıyla ada hakkında söyleyebileceğim tek şey ˋzenginlikˋ sanıyorum ki burası Rioˋdan daha zengin bir yer En başta neredeyse hiç favela yok bir iki tanesinin yakınlarından geçerken Andrei ˋOnlar o kadar da tehlikeli değildir. Niteroiˋde işler farklıdır.ˋdiyor.

Bakımlı sahil şeridi belli aralıklarla dikilmiş palmiyeler, nizami biçilmiş çimler bisiklet ve araç yolları ve kaldırımlar adanın kıyı şeridinin özeti gibi.

İnsanlar okyanus manzarasının içinde kulaç atarken yolun ardındaki gökdelenler biz de buradayız dercesine mağrur bir eda ile kente göz kırpıyor.

Sahildeki insanlar burada daha rahat bunu çocuklarının peşinde koşuşmayan ebeveynlerden anlıyorum. Rioˋda en fazla birkaç metre uzaklaşmasına izin verilen ufaklıklar burada gönüllerince eğleniyor.

Bazen mola veriyor fotoğraf çekiyoruz ama ekseriyetle yoldayız Favelalardan birinin önünde fotoğraf çekerken Andrei fırsattan istifade dinleniyor.

Yorulmuş. Çünkü aslında bisikletçi değilmiş. Sadece bugünlük bize katılmış. Favelaya baktığımı gördüğünde. ˋBrezilyaˋda zenginler hiçbir şeyi paylaşmaz ve yapılacak her şeyi kendilerine isterler. Ben bu favela insanlarını sevmiyorum ama anlayabiliyorum. Çünkü Rioˋda en basit evin kirası bin realden başlıyor Bu insanlarınsa eline en fazla beş yüz real geçiyordur. Ev alamazlar, kiralayamazlar. Bir yerlerde çalışsalar iş yok. Sadece Rioˋda üç milyon işsiz var ve favelalarda büyüyenlerin kötü olan bir işe bile girme şansları yok. Onlar da tepeye çıkıyor. Tuğlaları dizip evlerini yapıyorlar ve yaşamaya çalışıyorlar. Bedava. Tabi hiçbir hizmetleri yok. Ama bir şekilde hayattalar.ˋ

Durum, sıradan bir ülkedeki fakirlikten ve gecekondulaşmadan daha vahimmiş. Anladığım kadarıyla bu insanlar devlet için tamamen yok hükmünde.

Sürüşümüze devam ediyoruz. Adanın en sonunda tarihi bir kalede duruyoruz. Hemen beş yüz metre ötemizde ksmeşeker kayası var.Koyun girişine dikilmiş bir gözetleme kulesiymişçesine bekliyor. Tepesindeki teleferik yapısında etrafa bakan insanlar minicik de olsa seçilebilirken kayanın heybetinde kayboluyorlar.

ˋİkinci dünya savaşı sırasında bir Nazi zırhlısı Rioˋya saldırmak için geldiğinde şu kaleden…ˋ az ötemizdeki askeri yapıyı gösteriyor. ˋ…atılan toplarla batırıldı. Batık hala oralarda bir yerlerde.ˋ

Asker olmamama rağmen buradan bir geminin geçemeyeceğini ben bile hesap edebiliyorum. Nazi kuvvetleri nasıl bu manevraya girişmişler hayret.

Her yerde bedavaymışçasına bulunabilen muzlardan alan Andrei hepimize ikram ediyor ve masmavi sulara bakıp temiz havayı içimize çekerken yemeye başlıyoruz.

ˋHaydi şurada bir kahve içip dinlenelim. sonra dönüşe başlarız.ˋ

SERGİO

Akşam Sergioˋnun evine geçiyoruz. Herhangi bir şekilde davet yapmadan bisikletlerimizi direkt apartmanın önüne çektiriyor. Bense haliyle yakın takipte olduğumdan nerede olduğumuzu anlamadan duruyorum.

Evi lüks bir binanın en üst katında ˋlimanda çalışıyorumˋ demişti ama ne iş yaptığından bahsetmemişti. iyi bir şeyler olmalı.

Evi zevkle döşenmiş. Ahşap ağırlıklı bir dekorsyona sahip. Duvarların bir kısmı fotoğraflarla doluyken bir köşede duran piyano sanata olan merakını gösteriyor.

Ev küçük küçük birkaç odadan oluşmakta. Türkiyeˋde olsa kullanışsız diyeceğimiz türden. Lakin Sergio kendi zevkine göre güzelce döşediği için iyi görünüyor.

Bana tahsis ettiği odanın manzarası diğer binlara yüksekten bakıyor. Yüksek yüsek dikdörtgen kutularmışçasına duran gökdelenlerin oluştrduğu kent mnzarası işte.

Duş alıp hemen yatıyorm Sergioˋda benim çamaşırlarımı makineye atıp odasına çekiliyor.

Sabah bana güzel bir kahvaltı hazırlayan Sergio konsere gitmek için Niteroiˋye pedallayacak bense gerekli birkaç şeyi yanıma alıp günü dışarıda geçireceğim. Corcovado ve Kemeşeker tepelerini görmek istiyorum.

Birkaç gözlem ve ev halini gördükten sonra Sergioˋdan kısaca bahsetmek istiyorum.

Ekonomik düzeni yerinde gibi görünen bu adam bir avrupalı gibi yaşama hevesinde. Değişik mutfaklara ilgi duyuyor ve evindeki her raf plaklarla dolu. Sinema ve müziğe kendi deyimiyle derin tutkusu var.

Hazırladığı kahvaltı ve akşam yemeği için hazırlayacağını söylediği yemekler bu ülkenin mutfağı değil daha çok fransız mutfağının ürünleri.

Bir şekilde tutturduğu hayat tarzını kendine yakıştırmış. Kesinlikle sakil durmuyor. Belki biraz farklı ama gariplik yok.

Corcovadoˋya çıkan dişli trenin koltuğunda alıyorum soluğu. Tıngır mıngır rakımı yükseltiyoruz. Ağaçlar her yanı kapattığından ufak bir aralık haricide herhangi birşey görmeden tepeye varıyoruz.

Dev İsa heykelini turnikelerden geçip basamakları tırmanırken ilk kez görüyorum. Kollarını iki yana açmış ve tüm şehri kucaklıyor gibi. Takriben otuz metrelik boyuyla epey heybetli.

Korkulukların yanına seyirtiyorum ve Rio ayaklarımın altına seriliyor. Kimi düzenli kimi dağınık yüzlerce sokak, binlerce bina ve garip kaya oluşumları aralarına seriştirilmiş dünyanın en meşhur plajlarıyla koca şehir neyi var neyi yoksa önüme seriyor.

Freistas gölüne bakıyorum. Oradayken İsaˋnın dibindeymişim gibiydi. Şimdi de bu durgun sulara birkaç yüz metre yukarıdan bakıyorum. Her şey gibi o da küçük görünse de gerçek boyutunu bildiğimden yanılgıya düşmüyorum.

Ve Copacabanaˋyı saparı bir etek giymişçesine kuşanan mağrur Kesmeşeker kayası. Sanki o da İsaˋyı selamlar gibi. İkimiz de kentin koruyucularıyız dercesine dikilmiş. Etrafında, benim diyen gökdelenler bile küçücük. Kumların üzerindeyken dev gibi gelen dalgalar görünmüyor bile. Doğa anada büyük sandığımız her şeyin daha büyüğü var.

İşte ileride bir sürü gökdelenli downtown Sadece bir keşmekeş gibi duruyor. İnce uzun beyaz kutucuklarmış gibi. İpanemaˋdakiler de öyle. Aralarına ince çizgiler atılmış sıra sıra kutucuklara benziyorlar. Buradan çizgi gibi duran yolların kenarındaki ağaçlarsa görünüme biraz yeşil ton eklemiş o kadar.

Bu şehrin rengi beyazmış. Yukarıdan bakınca ilk bunu anlıyorum. Aşağıdayken bu kadar dikkat etmemiştim, insan elinden çıkma neredeyse her yapı beyaz burada.

Biraz keyif çatmak isterdim. Fakat çok kalabalık. Kimi istemsizce omzuma vuruyor kimi çekeceği fotoğraf için izin istiyor. Herkes haklı elbette hatta az önce ben de aynını yaptım. Lakin şurada azıcık soluklanmak iyi olurdu. Tırabzanlardan ayrılıyorum ve İsa heykelinin kaidesine dayanıp dinleniyorum.

On dakika kadar oturduktan sonra İniş yönlü trende cam kenarında buluyorum kendimi. Sırada Kemeşeker Kayası var.

Sokakta yürürken tüm güvenlik problemlerine karşın Rioˋnun aslında ne kadar düzenli ve güzel olduğunu düşünüyorum. Ellerine biraz daha para gerçse burayı dünyanın sayılı kentlerinden biri haline dönüştürebilirlermiş. Kaldı ki şimdi bile o kategorinin içinde.

Yeşil olması çok hoş. Gökdelen dikeceğiz diye doğayı sonuna kadar katletmemişler. Elbette bir Kiev ya da Moskova değil. Zira oralarda şehrin içinde yeşillik değil yeşilliğin içinde şehir vardır.

Rioˋnun havası da çok güzel. Tabi ben kış mevsiminde geldiğim için hafifçe esen yeldeki okyanus kokusunu alabiliyor, caddelerdeki ağaçların hışırtılarını dinleyebiliyorum. Yoksa Sergioˋnun dediğine göre yazın en az kırk dereceymiş. Belki o zaman görüşüm farklı olurdu lakin şu anı çok hoş.

Sahil kıyıından yürüyerek Rioˋluların kırmızı sahil dediği ve Kesmeşeker kayasının dibine gizlenmişçesine duran ve aslında kırmızılıkla pek alakası olmayan plaja geliyorum. Buradan yukarıya giden bir patika var.

Zorlu bir tırmanış oluyor. Kimi zaman basamaklı olsa da mütemadiyen yukarı ivmeli patikada yürümek ister istemez bacaklarımı esnetmeme neden oluyor. Biüsiklet sürerken kullandığım kaslarımdan ziyade diğerlerini kullanmam ise haliyle başka bir etki yapıyor.

Yaklaşık iki saat kadar önce yanından bakındığım İsa bu sefer sislerin arasında, uzaklardan kenti izliyor. İlginç, o tepedeyken burasının da aynı yükseklikte olduğunu sanmıştım. Meğer Corcovado daha yükekmiş.

Buradan bakınca Niteroi adası da çok net görülüyor. Öyle ki bilmesem Rio sanmam işten bile değil.

Öteki tırabzana yaslandığımda ise tam karşıma Flamengo sahili düşüyor. Kaldığım ev oralarda biryerlerde fakat pek tabiiki bulmam imkansız. Yay biçimli uzanan kıyı parkı ve içbükey kıvrılan sahili Rioˋdaki ilk günümü hatırlatıyor bana. Bugünse son günümdeyim.

Hiç bilmeyen biri için Corcovado ve Kesmeşeker kayasının manzarasının aynı olabileceği düşünülebilir fakat değil. Corcovadoˋda kentin tam üzerinde olduğumuz için paraşüt uçuşundaymış gibiyken Kesmeşeker kayasında biraz daha deniz üzerinden bakıldığı için takribi altmış derecelik açıyla ve biraz daha geriden bakılıyor. Bu nedenle imkan yaratılıp ikisine de çıkmak en mantıklısı.

Hava kararmaya yüz tutarken soluğu Sergioˋnun evinde alıyorum. Bugün de bir tür Japon yemeği ve Fransız usülü tavuklu birşeyler yapmış. Misafir ağırlamayı kesinlikle biliyor.

Yemek yerken biraz da televizyon izliyoruz. Ulusal kanalları seyretmeyi sevmediğinden Youtube kanallarında geziniyor. Takip ettikleri hep aynı ˋAlmanyaˋda yaşamˋ ˋBir Brezilyalı olarak Almanyaˋya nasıl alıştımˋ ˋFransız mutfağının incelikleriˋ Sanıyorum avrupada yaşamak isteğini daha açık belli edemezdi.

RİO DE JANEİRO

6-10 Eylül

YOL DA BİZİZ YOLDAŞ DA BİZİZ

Sabah saat 6.30 sularında tüm yorgunluğumu sırtıma vurarak Rio de Janeiro uluslararası havaalanından çıkıyorum. Uykusuzluğun verdiği negatifliği takınmak istemiyorum ama sanıyorum ilk izlenimlerime etkisi olacaktır.

Kaptan Nemo ile beraber 2 gündür yoldaydık. İstanbulˋdan son derece rahatsız bir uçuşla Fasˋa indik. 17 saat sandalye tepesinde beklemeden sonra yine rahatsız bir uçuşla soluğu Rioˋda aldık. Üstüne bir de gece vakti vardığımız için sabahı da havaalanında bulduk. Kaptan Nemoˋyu doğal olarak demonte halde getirdim Havaalanında tekerleklerini, bagaj demirlerini ve gidonunu yeniden monte edip lastiklerini şişirdikten sonra az önce bahsettiğim saatlerde çıkabildik.

Her yolculuğumuzda olduğu gibi yine karman çorban yine paçavra yığını gibi duruyor olsun, onun bu halini seviyorum. Zira bizim mantığımıza göre şekilli kıyafetlerini giymiş bir gezgin olamayacağı gibi ışıl ışıl bir tur bisikleti de olamaz. Kir ve yorgunluk bu işin doğasında var.

Son derece berrak bir hava var. Gece yağmış olacak nemli toprak kokusu bir yerleden gelen okynus havasına karışmış.

Sarımtırak tonların hakim olduğu ve her an yeniden yağacakmış gibi duran bu hava belki de yeni dünyada gördüğüm ilk görüntü olduğundan olsa gerek epey enteresan geliyor.

Bölünmüş bomboş bir yol ve gidip gelen arabalar. Bina olarak bir tek havalimanı var onun haricinde her yer boş, birkaç yeşillik ve yol…

Pedala yükleniyorum ve ilk metrelerimiz almaya başlıyoruz. Ben, bisikletim Kaptan Nemo ile her zaman konuşurum. Bana bazen cevap verse de genelde umursamaz ama ben aldırmam laflamaya devam ederim Ona güvenim her zaman tamdır. Evet milyarlık bir bisiklet değil hatta birçok sözümona turcunun alenen burun kıvırdığı bir bisiklet. Fakat her santiminde el emeğim var ve her bir karışını çok iyi biliyorum.

Lakin yine de her turun ilk metrelerine ikimizde de bir ˋacabaˋ oluşur. Çünkü evde geçirdiğimiz haftalar belki de bir şeyleri değiştirmiştir ve Kaptan farklı bir dilde konuşur belki ben o dili anlayamamışımdır.

Evet her zamanki gibi her karışına baktım, her şeyini tamamladım. Ve şu anki birkaç yüz metrelik performansı bana yine eski hislerimi hatırlattı

ˋArtık bir sen bir de ben varız Kaptan. Yol da biziz yoldaş da biziz. Ben sana her zaman iyi bakacağım. En ufak derdinle ilgilendim ilgileneceğim. Seni hor kullanmadım elimin üstünde tuttum. Yine öyle yapacağım. Bu turda öncelik benim evet, ama sen de ikinci planda değilsin. Sana ültimatom vermiyorum sadece güveniyorum. Unutma yol da biziz yoldaş da bizizˋ

ŞEHİRLER PASLARI KAZINMADAN CİLALANMIŞ METALLERE BENZER

Ne olacağı ya da nasıl olabileceği hakkında çok tahminim yoktu Rio hakkında. İnternette bir dolu şey yazıyordu fakat iyisi de kötüsü de yazan içindi. Ben her zaman kendi tecrübeme güvenirim. Diyebildiğim tek şey ˋdünyadaki hiçbir kent Manila kadar kötü olamazˋdı.

Lakin Manila kadar olmasa da Rio da ilk izlenim olarak kötü. Yol kenarlarındaki favelalar üst üste konmuş sıvasız kırmızı tuğlalardan oluşan biçimsiz bir yığın gibi birbirlerini ezercesine yükselirken devlet binası olduğunu sandığım yıkık dökük birkaç yapı da bana bakıyor.

Aslında görüntü tipik bir fakir mahallesinden farksız. Evet biraz fazla yoksullar sanırım lakin dünyada yokluk çeken her semtte görüntü aşağı yukarı aynı. Rioˋda buna sadece isim koymuşlar.

Yolun sağ tarafında kalan ve beni biraz hüzülendiren favelalardan birini anlatmak isterim.

Hiçbir plan, program yahut kullanışlılık esası gözetilmeden yapılan yarı betonarme yapılar kimi zaman birbirlerini dik keserken (kesmek derken gerçekten iç içe olmalarından bahsediyorum) kimi zamansa birinin balkonunun içine öbürününkü geçmiş oluyor. Öyle bir düzensizlik var ki bazı pencereler diğer evin penceresine çarpmadan açılamayacak kadar yakın. Yapıların arasında ise – ki çoğunda bir ˋaraˋ bulmak imkansız- değil araba motosiklet hatta insan geçecek kadar boşluk bile yok. Buralıların barınaklarına gitmek için hangi yolu kullandıklarını merak etsem de öğrenmeyi de pek istemiyorum.

İlk bakışta bir arkeolog olarak yorumlamam gerekirse bu insanları bu şekilde yaşamaya iten ilk sebep fakirlikken ikinci nedense korku olmalı diyebililrim. Çünkü insanoğlunun tarihten gelen değişmeyen özelliği kendi gibi olanlara yakın olmaktır. Protohistorik dönemlerde kurulan ilk kentler de bu favelalara benzer görünümdeydi.

Kim haklı kim haksız tartışmasına girmeyeceğim. Zira kapitalist düzende vermeyen devlet kadar kullanmayan ya da kullanamayan birey de mütemadiyen suçludur. Hem böyle konular uzun sosyolojik çalışmalar ister. Bense önüme çıkan ilk favelaya hem uzaktan hem de çok kısa süreli bakıyorum.

İlerledikçe Rio belki bir adım daha normalleşiyor lakin halen kötü. Sorunun, problemin kolgezdiği salaş caddeler herhangi bir kurala tabi olmayan trafik ve ellerindeki ürünleri satmaya çalışan çocukların ortalıkta koşuşturması. Bu manzarayı en son Filipinler veya Endonezyaˋda görmüştüm.

Bana laf atan onca insan arasından -neyse ki önümü kesmeye çalışan olmadı- ilerleyişimi sürdürdüğümde yarım saat kadar sonra görüntü bir anda değişiveriyor. Artık tertemiz ve modernize edilmiş bir kentteyim

Nasıl çıktım nereden tutturdum bilemiyorum ama gps in Flamingo do dediği sahile çıkıvermiştim.

İlk görüşte beni kendine hayran brakan bu yer Kesmeşeker kayasını tam karşısına almış sarı kumları ve bakımlı tertemiz parkın ardndaki geniş yolun ötesindeki gökdelenlerden oluşmakta. Bir anda, bir anda yetmiş yıl ileri gitmiş gibiyim. Ya da Rioˋnun kalanı o kadar süre geride. Bilemiyorum. Bu eşitsizliğin hiçbir şeyi umursamayan aptal bir turist gibi sadece güzel yanına bakıp bakmamam gerektiğinden de emin değilim. Ama Rio ilk saatlermde beni böyle karşılamıştı.

BİR KENTTE KLACAK YER NASIL BULUNUR

Biraz duruyorum. Belli ki güvenli bir yer. Fotoğraf çekiyor ve oturuyorum. Öyle ya aylardır bu macerama hazırlanıyordum gördüğüm, belki de çok hoş bir doğa parçası ama bana başka bir dolu şey de anlatıyor.

Kaya yekpare şekilde bir anda yerden belki de üçyüz metreyi bulan yüksekliklere çıkıyor. Üzerinde yer yer bitkiler yetişmiş olsa da geneli çıplak. Dibinde sakin görünen bir yol ve ötesinde düzeninden anladığım kadarıyla zengin bir muhit var.

Ayaklarımın altındaki çimenlıkse en fazla iki metre sonra yerini okynusa kadar uzanan sarı kumlara bırakıyor.

Biraz soluklandıktan sonra yoluma devam etmeye karar veriyorum. Özellikle Copacabanaˋyı görmek istiyorum.

Benim için bir şehirde rahat etmenin ilk yolu geceyi geçireceğim bir yer bulmaktır. Bu konu aklımda olduğu sürece etrafıma odaklanamam ve hiçbir şey anlayamam. Bu yüzden çevreme biraz da bu gözle bakıyorum. Belki bir park ya da kuytu bir köşe… Rio gibi tehlikeli bir şehirde bile dışarıda kalmanın belli yolları vardır.

Karanlık her zaman en iyi koruyucudur. Sizi gizlerken karşı tarafı da tedirgin ederek yaklaşmamasını sağlar. Bir de mümkünse kimsenin uğramayacağı yerler seçip karanlık çökmeden oradaki yerinizi almak. Bu ikisini tam olarak uyguladığınızda yüzlerce insan arasında bile rahatça kalabilirsiniz. Karanlığı dost edinmek en mühimi. Çünkü en kötüsü bile bilmediği bir karanlığa girmez zira insanların çekindikleri karanık değil bilinmezliktir.

Çevrem dört şeritli iki yol ve refüjden oluşmakta. Solum plaj sağımdaki yolun hemen berisindeyse binalar yükseliyor. Görünüşe göre uygun hiçbir yer yok ˋhemen bulamayız zaten kaptanˋ deyip pedallarken belki beşyüz metre ötesi dikkatimi çekiveriyor.

Yol, kıyı şeridinde ilerlerken binalar biraz daha içeride kalmış ve arada otuz metre kadar bir ağaçlıklı alana müaade etmiş. Orada kalınmaz ama bu refüj az ötede behçe duvarıyla çevrilmiş gürbüz ağaçlıklı bir bahçeye çıkıyor.

Hemen gidonu kırıp yolun karşısındaki sözünü ettiğim duvarın yanına gidiyorum. Bahçe Carmen Müzesininmiş. Küçücük bir yapı ve devasa bir bahçe. Engebeli yapısı sayeinde oluşan küçük tepeciklerin ardına ve duvarın dibine sığınırsam beni kimse göremez. Aydınlatmaların açısı ise baktığım duvar dibine ışık vermesine imkan tanımadığından çok yükek ihtimal bu park zifiri karanlık köşelere sahip. Bense az önce anlattığım gibi o karanlıklrı dost edineceğim.

Evet, parkın temizliğine bakılacak olursa kimse kalmıyor. Yani ben kalabilirim. Tek bir sorun var kapıdaki güvenlik.

Sorduğumda müzenin akşam kapandığını ama parkın hep açık olduğunu söylüyor. Sanırım Rioˋda kalacak yerimi buldum.

COPACABANA

Dalgaların dövdüğü sapsarı kumların ardındaki bisiklet yolundayım. Her şey bakımlı, her şey düzenli. Yine yeniden zamanda atlamış gibiyim. hep fotoğraflardan gördüğüm, güzelliğini okuduğum bu plaj anlatıldığı kadar varmış. Sağ yanımda neredeyse hepsinin aynı boy olduğu dev gökdelenler varken insanlar kumsalda voleybol oynuyor. Egzotik kafelerden gelen ritmik samba ezgilerine gençlerin coşkun sesleri ekleniyor. Zaten Portekizce kendini yeterince belli eden bir dilken Brezilyalılar bunu bir de yüksek perdeden konuştukları için hemen kulağıma takılıyor.

Sarı sıcak henüz acımasızca ısıtmasa da güneş tehditkar biçimde tepede. Capricinha içen bir dolu insan gibi beni de kavurmaya hazırlanıyor.

Binalar sessizlik içinde manzaraya yukarılardan bakarken anayolda insanlar hayata karışmış.

Bense sürüyorum. Akışa katılmamak belki de çok doğru değil lakin şuan sadece gördüklerime odaklanmayı daha çok seviyorum.

Kurumuş yapraklardan yapılan barakaların arasında kalan ve kumdan öylece bitiveren palmiyelerden birinin dibinde duruyorum. Kum çok ince, öyle ki yoğunluğu en çok un kadardır.

Kaptan Nemoˋyu taşıyorum ve geniş sahili geçip suyun yanına varıyoruz.

Dalgalar büyük, öyle ki sanıyorum benim boyumda. Dövdükleri kumlardaki ayak izlerim en çok birkaç saniye kalabiliyor. Bu kadar yükselen suların oluşturduğu buharımsı sis ise yüzümü okşayarak sahilin geri kalan kısmında mistik bir hava oluşturuyor. İleride, çok ileride kesmeşeker kayası gökdelenler ve kumsalın bir kısmı bu sisle belirsizleşirken kayanın tepe kısmı sanki havadaymış gibi görünüyor.

Plajda çok insan yok. Hem sabah hem de kış mevsimi olduğundan olsa gerek. Aslında öğle vakitlerine yakınız lakin sıcaklık tabelada yazdığına göre 28 derece. Burası için bu kış demek oluyor. Mutluyum çünkü maceramın ilk günündeyim ve en özel duraklardan birindeyim, kumda ayak izlerimi bırakıyor, çocukluktan beri fotoğraflarını gördüğüm sahilde dinleniyorum.

Bir anda yorgunluğumu bile unutturuyor bana. Dalgalara bakarken ˋdüşündüğüm kadar varmışˋ diyorum.

SERGİO

Birkaç saat Copacabanaˋnın sarı kumlarında, dalgalı denizinde vakit geçirdikten sonra gerisin geri parka yani Flamingo sahiline dönüyorum.

Güne zaten epey yorgun başladığım için bugünlük bu kadar yeter. Zira bedenim durmam için baskı yapar oldu.

Bu park ve sahil görünen o ki şehrin iyi bir bölgesinde. Zira yakınlarda hiç favela olmadığı gibi her şey gayet düzenli bir avrupa kenti gibi. Tabi favela olmaması ve bölgenin zengin olması diğer açıdan bakınca saldırılacak bir yer olduğu anlamına da geliyor.

Uyumadan önce içmek için suyum kalmadığından bir market bulmak için binaların arasına dalıveriyorum. İki şeritli bakımlı bir yol ve etrafında kah iyi kah orta dereceli binalar var. Tipik bir cadde görünümü, fakat rahatsız eden şu ki evlerin ikinci katları dahi demir parmaklıklı. Binaların ana girişleri eğer bahçeli ise demir parmaklıkla korunuyor değilse giriş kapısının çevresi metal parmaklıklı bir kafesle çevrili. Güvenlik sorununun ne boyutlarda olduğunu anlatan enteresan bir görüntü.

Bir süpermarketin önünde duruyorum. Brezilyalı arkadaşım Alexia ˋeğer iyi muhitlerden alışveriş yaparsan fiyatlar çok fazladır.ˋdemişti. Ama zaten üç şişe su alacağım.

Bisikletimi kilitliyor ve bir hızla içeri dalıyorum. ˋHer şey çalınıyor.ˋ Demişlerdi bana ˋeşyalarını bir an olsun gözünün önünden ayırma.ˋ Bu yüzden tedirginliğim hat safhada. Hem Kaptan için hem de üzerindeki eşyalarım için.

Hemen üç şişe su kapıp en fazla beş dakika sonra dışarı çıkıyorum. Her şey yerli yerinde. Dokunan olmamış bile.

Sularımı çantalarımdaki yerlerine yerleştirirken bir yandan da kilidi açıyorum ki dikkatimi portekizce selam veren bir adamın sesi çekiyor.

İngilizce karşılık veriyorum bu beyaz tenli saçsız sakalsız kafasında ilgi dolu bakışlarının üzerine çektiği küçük camlı gözlüğü ve uzun boyuyla sportmen duran yaşlı adama.

Adı Sergioˋymuş. Bir bisiklet meraklısı. Hemen bilgilerimi alıyor ve eğer istersem yarın beraber sürmeyi teklif ediyor. ˋTabi, neden olmasın hem şehri gezdirirsin.ˋ

İPANEMA

Gecem sorunsuz geçti. Taktiklerimin işe yaramasını hep sevmişimdir. Karanlık beni güzelce gizledi ve rahat bir uyku ortamı sağladı. Sanıyorum bugün çok daha iyi gezeceğim.

Uyanır uyanmaz soluğu Flamengo sahilinde alıyorum. Yanımda babamın yaptığı böreklerden var. Sanırım sabah ve öğle öğünlerine yetecek. güzelce kahvaltı ettikten sonra bugün ilk durak İpanema sahili ardından Freistas gölüne gidecek ve sonrasında Sergio ile buluşacağım.

Pedal çevirirken artık az da olsa bildiğim için başka şeylere dikkat etmeye başlıyorum.

Bisiklet yolları ilgimi çekiyor. Uzun, kullanışlı ve iyiler. Bizdekiler gibi dostlar alışverişte görsün diye değil de gerçekten amacı doğrultusunda yapılmış, birbirleriyle bağlantılı ve güzel ulaşım alanları.

Mesela Türkiyeˋdekiler yere çizilmiş çizgilerden ibaret olup bir anda bitiverirken Rioˋdakiler gerekirse sizi orta refüje alıyor gerekirse karşı tarafa taşıyor bisikletler için özel trafik lambalarıyla kontrolü sağlıyor ve hiç kesilmeden ulaşacağınız yere kadar gidiyor. Bence çok başarılı.

İpanemaˋya da bu bisiklet yollarıyla varıyorum.

Sahil arkası kesimi görece aynı tasarımla endam ediyor. Yine gökdelenler, yine dört şeritli iki yolun yanındaki kaldırımlardan kocaman sahile bakan bisiklet yolu.

Fakat burası ortamına kapılmaktan ziyade daha çok okyanusa odaklanmak amacı taşıyor gibi. Yani Copacabanaˋda eğlenir burada yüzersiniz.

Çok fazla otantik satıcı kulübesinin olmadığı sahilde kimi insanlar sabah olmasına karşın serilmiş dinleniyor. Birkaç genç şezlong taşıyor tek tük insanlar voleybol oynuyor. Belli ki İpanema henüz uyanmamış. Belki mahmurca yatan bir çocuğun uyanışında ama yatağından henüz kalkmamış.

Sürüyorum. Gittikçe denize yaklaşan bisiklet yolu sayesinde dalgaların uğultusu kulağıma daha net gelir oluyor.

Seviyorum denizi. Nerede olursam olayım. Öyle saatlerce yüzen biri değilimdir ama deniz de hayatımın mühim bir parçasıdır. Sanki deniz olan yerde kötülük daha az olurmuş gibi gelir bana hep. Elbette yanlış bir düşünce ama nedensiz bir güvence verir bana bu mavilikler. Mesela hiç bilmediğim bir yere haritadan bakarken ˋsahil varmış, tamam orada yatarım işteˋ deyiveririm.

İpanemaˋda sürerken dalgalar bunları hatırlatıyor bana. Huzur veren şey şu denizler okynuslar.

Sahilin sonunda yukarı ivmelenen yolun ortalarında bir seyir noktası gözüme takılıyor. Plajı olduğu gibi görebileceğim bir yer olsa gerek. Fotoğraf çekmek için tırmanıyorum.

Dalgalar koca sahile yerden atak yaparken havada uçuşan mikroskobik su damlacıkları ise sanki hayaletten bir orduymuş gibi yola ve binalara hücum ediyor. Ortaya çıkardıkları silik görüntüye vuran güneş ışığı kırılıp gölgesiz kaymağımsı bir hale dönüşürken etkileyici bir atmosfer kazanan bu fotoğrafı izlemeyi sürdürüyorum.

Bir iki çocuk koşuyor sahilde ayakları kah suda kah ıslak kumda top da yok neden bu telaşları acaba. Belki de keyiften. Binalarda bir iki kişi okyanusa bakıyor gri pervazlardan. Pek öyle etkilenmişe benzemiyorlar. Nasıl benzeyebilirler ki her gün gördükleri ve onlar için alelade mavilikler işte. Arabalar dur kalk yapa yapa ilerliyor. Uyanıyor İpanema belki benim gibi yeni gelen günü neler getireceğini merak eden birkaç kişi vardır.

FREİSTAS GÖLÜ

İpanema plajının hemen ardındki bu göl, ağaçlar çimenler ve bisiklet yolları ile çevrili. Ben bu bisiklet yollarını gerçekten de çok sevdim.

Göl Corcovado adını verdikleri tepesinde dev İsa heykelinin olduğu kocaman tepenin hemen dibinde yer alıyor. Başımı yukarı kaldırmamla her defasında kendisiyle göz göze geliyoruz.

Sanırım burası Rioǹun en zengin kesimlerinden, zira yine bakımlı ve yakınlarda favela yok. Bazı bölgelerde yine gökdelenler var olsa da geneli boş olan çevre, göle daha bakir bir hava katıyor.

Tatil günü olması dolayısıyla koşan, eğlenen, yüzen insanlar her yerde. Günlerini geçiriyor ve onlar için kış mevsimi olan aylardaki güneşin tadını çıkarıyorlar.

Bazen durup ben de aynını yapsam da genelde sürüşümü kesmiyorum.

Doğru dürüst gezmeye başladığım şu birkaç saatte Rioˋda bir olmamışlık bir tedirginlik yakaladım. İnsanlar dünyanın diğer bir çok şehrinde olduğu gibi doyasıya davranmıyorlar gibi. Sanki kendilerine hep bir otokontrol uyguluyor gibiler. Bu fikre neden kapıldım bilmiyorum lakin nedense hisettiğim bu. Sanki her an kötü bir şey olacakmış gibi tetikte olma havası ve beklenti seziyorum. Belki de bakışlardaki güvensizlik yüzünden bu düşüncelerim.

Duruyorum, İpanemaˋda yakaladığım internet ile Sergioˋnun mesajında gelmesine iki saat olduğu yazıyordu. Biraz daha bakınabilirim.

Amerika kıtası, kuzeyi veya güneyi olsun galiba gökdelenlerle özdeşleşmiş. Şehircilik anlayışları yataydan çok dikey. Fotoğraflarını gördüğüm ABD malum, fakat Rioˋnun da aşağı kalır yanı yok gibi. Gölün çevresine dahi gökdelen dikmekten kaçınmamışlar. Bunun mutlaka sosyolojik bir nedeni vardır fakat tabiiki bilemiyorum.

ESCADARİA SELARON

Meraklı bakışlarıyla Sergio yine karşımda. Kısa bir selamlaşmadan sonra ne yapmak, nereye gitmek istediğimi soruyor. ˋBugün gölden sonra Escadaria Selaronˋu görme planım vardı ama tavsiyelerine açığım.ˋ

Sahil boyunca sürüyoruz. Sergio nedense dün gördüğümden daha uzun görünüyor. İnip kalkan bacakları sanki büyüdükçe büyüyor. ˋDowntownˋa gidelimˋ diyor dümdüz bir tonda. ˋNasıl istersen.ˋ

Rio enteresan bir kent. Arka taraflarının birazını gördüm, sahil kesimini de. İkisi arasındaki ekonomik uçurumu anlamamak elde değildi. Şimdi de Downtownda sürüyoruz ve burası da bambaşka.

Koca koca kuleler arasında nizami giden bisiklet yolu metro hattıyla paralel. Araç yolları ise iki tarafımızda. Her şey zengin bir ülkenin lüks bir şehrindeki gibi. Bana Tokyoˋyu hatırlatıyor. Burası da temiz ve düzenli.

Gökdelenler o derece büyük ki semanın hatırı sayılır bir kısmını kapatıyorlar. Güzel bir şey değil zaten etkilendiğim bu değil her şeyin saniyeler içinde değişmesi oluyor.

Bir meydana çıkıyoruz. Az ötemde bizdekilere benzer fakat estetik üslup olarak çok daha sade bir su kemeri var.Yarım daire kemerler üzerinde yükselen ve yekpare betonmuşçasına desensiz görünen bu yapı belki ikiyüz metre boyunca uzanıyor.

ˋPortekiz kolonyal dönemden kalma.ˋ Diyor Sergio. Fotoğraf makineme hamle ettiğimi görünce ˋhemencecik çek, burası güvenli değil.ˋ diye ekliyor.

Nasıl bir yerdeyim acaba diye düşünmeden edemiyorum. Çünkü Sergio sahiden endişeleniyor. Eğer bu saniyelik işlem bile tehlikeli olabiliyorsa sanırım sorun okuduklarımdan daha büyük.

ˋEscadaria Selaronˋa yakınız. Aslında bir favelaya çıkan merdivenlerden ibaret. Çocukluğumda böyle değildi sonradan renklendi. Anlamını biliyor musunˋ

Hayır anlamında kafa sallıyorum.

ˋToz merdivenleri… Toz uyuşturucuyu temsil eder.ˋ

Gülümserken sürüşümüzü sürdürüyoruz. Sahiden de yakınmışız. En çok on dakika sürüyor ve sonunda meşhur merdivenlere varıyoruz.

Sergio kendisinin ve benim bisikletimi bir köşeye çekiyor ve başında beklediğini gönlümce hareket edebileceğimi söylüyor.

Turistlerin oluşturduğu kalabalık ortamın rengine renk katıyor. Kırmızılar, maviler ve sarılar her yerde. Sadece merdivenler değil çevresindeki duvarlar da bir dolu rengarenk fayansla kaplanmış. Belli ki rastgele yapıştırılmışlar. Çünkü aralara serpiştirilmiş birkaç mozayik haricinde hiçbiri uyum göstermiyor. Fakat bu uyumsuzluk her yerde olduğu için kendi ritmini yakalamış.

Favelaların salaşlığı sanıyorum daha eğlenceli başka bir biçimde ifade edilemezdi. Merdivenlerdeki renk hareketliliği uzaktan bile net anlaşılan favela hareketlililği ile gayet uyumlu görünüyor ve bana ilginç gelense bu derece karmaşıklığın gözümü yormaması.

Çeşitli ülkelerden gelen fayanslar yapıştırılmış olacak ki bir basamakta kocaman Tajikistan yazısını görüyorum. Bir yerlerde de küçük bir Belarus var. Aslında dikkatle bakınca birçok ülkenin simgesi ya da ismi her yerde mevcut. Olmayanlarınsa simgesel bir fayansı var. Mesela bir yerlerde üzerinde matruşka resmi olan bir tanesi dikkatimi çekmişti.

Merdivenlerin en tepesindeki duvarda bir sürü fayansla yapılmış Brezilya bayrağı var. Sergio burasının bir favela olduğunu ve merdivenlerin sonundan sola dönmemem gerektiğini söylemişti. Tehlikeliymiş. Sanıyorum bu sözcüğü çok duymaya başladım.

Önerisini dinliyor ve yavaş yavaş aşağı iniyorum.

İnsanlar dikkatimi çekiyor. Cıvıl cıvıllar, herkes bir şeylerin fotoğrafını çekme derdindeyken eğleniyor da. Dört bir yanda çekilecek yüzlerce kare olduğu çin herkes başka noktalara odaklanıyor. Bu da zaten karmaşık olan ortama daha da hareket katıyor.

Sokak müzisyenlerinden yayılan samba ezgileri bunca karmaşada hiç de kakafoni gibi gelmiyor. insan uğultularına korna sesleri gülümsemelere gaz seleri karışan bu yerde kendini duyurmaya çalışıyor. Ortam tam olarak kafamdaki Brezilya imajındaki karmaşadan doğan sanatın canlı örneği.

Üzerinde padişahımsı bir görsel olan bir fayans dikkatimi çekiyor. Yanındaki küçük Türk bayrağı ile bizim toprakları simgeliyor olsa gerek. Fakat bayrak da görsel de pek silik. Öyle ki gözüme nasıl takılabildiğine şaşıyorum.

Sergioˋyu kıpırdyan omuzlarını sambaya uydurmaya çalışıp kendini ortama bırakmışken buluyorum. ˋFavelalardan bahsediyorlar.ˋ diyor tek kelimesini anlamadığım sözler söyleyen müzisyenleri gösterip. ˋDaha burada çok yenisin, henüz görmedin ama eminim göreceksindir. Brezilya çok güzel bir ülke. Keşke ekonomik problemleri bu boyutlarda olmasa.ˋ

NİTEROİ

Sabahın erken saatlerinde gecelediğim parkın kapısında biri kadın üç kişi beliriyor.

Dün veda ederken Sergio bugün için güzel olcacağını çünkü bugün Niteroi adasına gideceğimizi söylemişti. Görünen o ki arkadaşlarını da davet etmiş.

ˋLauraˋ diyor kırklarında ve uzun boylu kadınla beni tanıştırırken. ˋÖteki de Andreiˋ

Biraz şaşkın bakışlı olan ve yine kırklarında gösteren bu adam da selam veriyor lakin Türkçe konuştuğu için beni epey şaşırtıyor.

Sürmeye başladığımızda anlatıyor Andrei. Bildiği birkaç kelime varmış. Eskiden bayağı konuşurmuş ama artık unutmuş. Söylediğine göre onbeş sene kadar önce beş yıl Ankaraˋda yaşamış. Fransız okulunda güvenlik görevlisi olarak çalışmış.

Nerede olursam olayım ya bir Türk ya da Türkiye ile bağlantısı olan biriyle tanışacağım… Enteresan şey.

Onbeş dakika sonra soluğu limanda alıyor ve ilk vapura atlıyoruz. ˋRioˋyu karşıdan göreceksin. Eminim seveceksidir.ˋ

Niteroi adası Rio körfezinin hemen çıkışında ve konum olarak kentin tam karşısında yer alan bir yer. Uzak değil, Rioǹun downtonından bakıldığında adadaki gökdelenler görülebiliyor. Sanıyorum ki aynı konu oradan bu tarafa bakan için de geçerli.

Onbeş yirmi dakikalık şehir turunda anlıyorum ki burası zengin bir yer. O salaşlık yok değil lakin yerleşim daha amerikanvari, gökdelenli ve düzenli.

Her zaman avrupa şehirleşmesinin güzelliğinin detaylarda gizli olduğunu düşünürüm. Plan ve kullanışlılık dünyanın her yanında oluşturulabilir ama küçük detaylar, onları düşünebilen insanların işidir ki onlar da mütemadiyen avrupalıdır.

Bu yüzden Türkiyeˋde de olduğu gibi Rioˋda da bir olmamışlık yakalamıştım. Ki bu durum anladığım kadarıyla Rioˋdan daha zengin olsa da Niteroi adasında da var.

Perspektifi genişlettiğimde güzel, planlı ve büyük bir kent fakat detaylara indiğimde insanların o kadar da ince düşünmediğini görüyorum. Bu durum tüm ikinci dünya ülkelerinde aynıdır. Örneğin bir tavukçudan kızarmış tavuk aldık. Temiz ve tertipli bir mekandı ama işletmecisinin az önce bahsettiğim detaycı görüye sahip olmadığı aleniydi. Amerikanvari planlanmış bir kentte kendi salaş yerel yaşantısını sürdürüyordu ve çevresindeki diğer işletmeciler de aynıydı. Bu durumu birçok ülkede yakalamışımdır. Çünkü insanlara, onlara ait olmayan, yabancı bir yaşam biçiminin dayatılmaya çalışıldığına inanırım. Bu dayatılan bir şekilde hayata geçirilince de ortaya az önce bahsettiğim tezatlığın çıkması kaçınılmaz oluyor. Fakat bakmasını bilen bir gezgin bu zıtlıklardan yerel insanların yaşam biçimlerine dair ufak detaylar yakalayabilir.

Sergioˋnun çantalarına tıkıştırdığımız tavuk, kızarmış patates ve kolayla Lauraˋnın demesine göre tiyatro binasına gidiyormuşuz.

Bembeyaz bir yapı. Sanki havalandırmak için havaya atılmış bir çarşafın yere düşerken oluşturduğu şekilsiz ve karmaşık biçime sahip.

Sanki akışkan bir şeymiş gibi dev camekanlı duvarın etrafından oval ve yumuşak hatlarla dökülen tavanın yerle buluşmasıyla oluşturulan bu enteresan mimari bana Baküˋdeki Heydar Aliyev sanat merkezini hatırlatıyor. Onun mimarı İranlıydı. Bununkini bilmiyorum fakat aynı üslubu kullandıkları çok açık.

Yapının çimenlik bahçesi okyanusa açılıyor. Suların öte yanında ise sivri tepeleri, dev kaylıkları, kocaman isa heykeli ve onlarca gökdeleniyle Rio de Janeiro var. Manzara tam anlamıyla panoramik.

Seriliyoruz. Kızarmış tavuk ve patatesin oluşturduğu menümüzü mideye indirirken sohbete dalıyoruz. Laura ve Andrei evliymiş. Sergio ise bekar. Daha çok benim üzerimde gezinen sohbet neden yolda olduğum ya da evli olup olmadığım gibi sorularla sürüyor.

Bir saat kadar oturuyor ve güneşin kemiklerimize kadar nüfuz etmesinin tadına varıyoruz. Güzel, sıcak bir gün. Yakıcı olmayan ama tehditkar görünen güneş yukarılardan bizi izlerken hava berrak. Pürüzsüz mavinin altında salınan palmiyeler hafifçe esen yeli kucaklıyor. Okyanustan gelen iyot kokusu ise bana yazı hatırlatıyor.

Hoş, yaz da bana uzak değildi. Birkaç gün önce Türkiyeˋde yazı yaşıyordum. Şimdiyse sanki hiçbir şey değişmemişçesine devam ediyorum.

Sergio, kıyı boyunca adanın Rioˋya bakan kımını kat edeceğimizi özellikle son durakta kesmeşeker kayasını başka bir açıdan göreceğimizi söylüyor. ˋFotoğraf makineni istediğin gibi kullanabilirsin Niteroi güvenlidir.ˋ

Gördüğüm kısımları kadarıyla ada hakkında söyleyebileceğim tek şey ˋzenginlikˋ sanıyorum ki burası Rioˋdan daha zengin bir yer En başta neredeyse hiç favela yok bir iki tanesinin yakınlarından geçerken Andrei ˋOnlar o kadar da tehlikeli değildir. Niteroiˋde işler farklıdır.ˋdiyor.

Bakımlı sahil şeridi belli aralıklarla dikilmiş palmiyeler, nizami biçilmiş çimler bisiklet ve araç yolları ve kaldırımlar adanın kıyı şeridinin özeti gibi.

İnsanlar okyanus manzarasının içinde kulaç atarken yolun ardındaki gökdelenler biz de buradayız dercesine mağrur bir eda ile kente göz kırpıyor.

Sahildeki insanlar burada daha rahat bunu çocuklarının peşinde koşuşmayan ebeveynlerden anlıyorum. Rioˋda en fazla birkaç metre uzaklaşmasına izin verilen ufaklıklar burada gönüllerince eğleniyor.

Bazen mola veriyor fotoğraf çekiyoruz ama ekseriyetle yoldayız Favelalardan birinin önünde fotoğraf çekerken Andrei fırsattan istifade dinleniyor.

Yorulmuş. Çünkü aslında bisikletçi değilmiş. Sadece bugünlük bize katılmış. Favelaya baktığımı gördüğünde. ˋBrezilyaˋda zenginler hiçbir şeyi paylaşmaz ve yapılacak her şeyi kendilerine isterler. Ben bu favela insanlarını sevmiyorum ama anlayabiliyorum. Çünkü Rioˋda en basit evin kirası bin realden başlıyor Bu insanlarınsa eline en fazla beş yüz real geçiyordur. Ev alamazlar, kiralayamazlar. Bir yerlerde çalışsalar iş yok. Sadece Rioˋda üç milyon işsiz var ve favelalarda büyüyenlerin kötü olan bir işe bile girme şansları yok. Onlar da tepeye çıkıyor. Tuğlaları dizip evlerini yapıyorlar ve yaşamaya çalışıyorlar. Bedava. Tabi hiçbir hizmetleri yok. Ama bir şekilde hayattalar.ˋ

Durum, sıradan bir ülkedeki fakirlikten ve gecekondulaşmadan daha vahimmiş. Anladığım kadarıyla bu insanlar devlet için tamamen yok hükmünde.

Sürüşümüze devam ediyoruz. Adanın en sonunda tarihi bir kalede duruyoruz. Hemen beş yüz metre ötemizde ksmeşeker kayası var.Koyun girişine dikilmiş bir gözetleme kulesiymişçesine bekliyor. Tepesindeki teleferik yapısında etrafa bakan insanlar minicik de olsa seçilebilirken kayanın heybetinde kayboluyorlar.

ˋİkinci dünya savaşı sırasında bir Nazi zırhlısı Rioˋya saldırmak için geldiğinde şu kaleden…ˋ az ötemizdeki askeri yapıyı gösteriyor. ˋ…atılan toplarla batırıldı. Batık hala oralarda bir yerlerde.ˋ

Asker olmamama rağmen buradan bir geminin geçemeyeceğini ben bile hesap edebiliyorum. Nazi kuvvetleri nasıl bu manevraya girişmişler hayret.

Her yerde bedavaymışçasına bulunabilen muzlardan alan Andrei hepimize ikram ediyor ve masmavi sulara bakıp temiz havayı içimize çekerken yemeye başlıyoruz.

ˋHaydi şurada bir kahve içip dinlenelim. sonra dönüşe başlarız.ˋ

SERGİO

Akşam Sergioˋnun evine geçiyoruz. Herhangi bir şekilde davet yapmadan bisikletlerimizi direkt apartmanın önüne çektiriyor. Bense haliyle yakın takipte olduğumdan nerede olduğumuzu anlamadan duruyorum.

Evi lüks bir binanın en üst katında ˋlimanda çalışıyorumˋ demişti ama ne iş yaptığından bahsetmemişti. iyi bir şeyler olmalı.

Evi zevkle döşenmiş. Ahşap ağırlıklı bir dekorsyona sahip. Duvarların bir kısmı fotoğraflarla doluyken bir köşede duran piyano sanata olan merakını gösteriyor.

Ev küçük küçük birkaç odadan oluşmakta. Türkiyeˋde olsa kullanışsız diyeceğimiz türden. Lakin Sergio kendi zevkine göre güzelce döşediği için iyi görünüyor.

Bana tahsis ettiği odanın manzarası diğer binlara yüksekten bakıyor. Yüksek yüsek dikdörtgen kutularmışçasına duran gökdelenlerin oluştrduğu kent mnzarası işte.

Duş alıp hemen yatıyorm Sergioˋda benim çamaşırlarımı makineye atıp odasına çekiliyor.

Sabah bana güzel bir kahvaltı hazırlayan Sergio konsere gitmek için Niteroiˋye pedallayacak bense gerekli birkaç şeyi yanıma alıp günü dışarıda geçireceğim. Corcovado ve Kemeşeker tepelerini görmek istiyorum.

Birkaç gözlem ve ev halini gördükten sonra Sergioˋdan kısaca bahsetmek istiyorum.

Ekonomik düzeni yerinde gibi görünen bu adam bir avrupalı gibi yaşama hevesinde. Değişik mutfaklara ilgi duyuyor ve evindeki her raf plaklarla dolu. Sinema ve müziğe kendi deyimiyle derin tutkusu var.

Hazırladığı kahvaltı ve akşam yemeği için hazırlayacağını söylediği yemekler bu ülkenin mutfağı değil daha çok fransız mutfağının ürünleri.

Bir şekilde tutturduğu hayat tarzını kendine yakıştırmış. Kesinlikle sakil durmuyor. Belki biraz farklı ama gariplik yok.

Corcovadoˋya çıkan dişli trenin koltuğunda alıyorum soluğu. Tıngır mıngır rakımı yükseltiyoruz. Ağaçlar her yanı kapattığından ufak bir aralık haricide herhangi birşey görmeden tepeye varıyoruz.

Dev İsa heykelini turnikelerden geçip basamakları tırmanırken ilk kez görüyorum. Kollarını iki yana açmış ve tüm şehri kucaklıyor gibi. Takriben otuz metrelik boyuyla epey heybetli.

Korkulukların yanına seyirtiyorum ve Rio ayaklarımın altına seriliyor. Kimi düzenli kimi dağınık yüzlerce sokak, binlerce bina ve garip kaya oluşumları aralarına seriştirilmiş dünyanın en meşhur plajlarıyla koca şehir neyi var neyi yoksa önüme seriyor.

Freistas gölüne bakıyorum. Oradayken İsaˋnın dibindeymişim gibiydi. Şimdi de bu durgun sulara birkaç yüz metre yukarıdan bakıyorum. Her şey gibi o da küçük görünse de gerçek boyutunu bildiğimden yanılgıya düşmüyorum.

Ve Copacabanaˋyı saparı bir etek giymişçesine kuşanan mağrur Kesmeşeker kayası. Sanki o da İsaˋyı selamlar gibi. İkimiz de kentin koruyucularıyız dercesine dikilmiş. Etrafında, benim diyen gökdelenler bile küçücük. Kumların üzerindeyken dev gibi gelen dalgalar görünmüyor bile. Doğa anada büyük sandığımız her şeyin daha büyüğü var.

İşte ileride bir sürü gökdelenli downtown Sadece bir keşmekeş gibi duruyor. İnce uzun beyaz kutucuklarmış gibi. İpanemaˋdakiler de öyle. Aralarına ince çizgiler atılmış sıra sıra kutucuklara benziyorlar. Buradan çizgi gibi duran yolların kenarındaki ağaçlarsa görünüme biraz yeşil ton eklemiş o kadar.

Bu şehrin rengi beyazmış. Yukarıdan bakınca ilk bunu anlıyorum. Aşağıdayken bu kadar dikkat etmemiştim, insan elinden çıkma neredeyse her yapı beyaz burada.

Biraz keyif çatmak isterdim. Fakat çok kalabalık. Kimi istemsizce omzuma vuruyor kimi çekeceği fotoğraf için izin istiyor. Herkes haklı elbette hatta az önce ben de aynını yaptım. Lakin şurada azıcık soluklanmak iyi olurdu. Tırabzanlardan ayrılıyorum ve İsa heykelinin kaidesine dayanıp dinleniyorum.

On dakika kadar oturduktan sonra İniş yönlü trende cam kenarında buluyorum kendimi. Sırada Kemeşeker Kayası var.

Sokakta yürürken tüm güvenlik problemlerine karşın Rioˋnun aslında ne kadar düzenli ve güzel olduğunu düşünüyorum. Ellerine biraz daha para gerçse burayı dünyanın sayılı kentlerinden biri haline dönüştürebilirlermiş. Kaldı ki şimdi bile o kategorinin içinde.

Yeşil olması çok hoş. Gökdelen dikeceğiz diye doğayı sonuna kadar katletmemişler. Elbette bir Kiev ya da Moskova değil. Zira oralarda şehrin içinde yeşillik değil yeşilliğin içinde şehir vardır.

Rioˋnun havası da çok güzel. Tabi ben kış mevsiminde geldiğim için hafifçe esen yeldeki okyanus kokusunu alabiliyor, caddelerdeki ağaçların hışırtılarını dinleyebiliyorum. Yoksa Sergioˋnun dediğine göre yazın en az kırk dereceymiş. Belki o zaman görüşüm farklı olurdu lakin şu anı çok hoş.

Sahil kıyıından yürüyerek Rioˋluların kırmızı sahil dediği ve Kesmeşeker kayasının dibine gizlenmişçesine duran ve aslında kırmızılıkla pek alakası olmayan plaja geliyorum. Buradan yukarıya giden bir patika var.

Zorlu bir tırmanış oluyor. Kimi zaman basamaklı olsa da mütemadiyen yukarı ivmeli patikada yürümek ister istemez bacaklarımı esnetmeme neden oluyor. Biüsiklet sürerken kullandığım kaslarımdan ziyade diğerlerini kullanmam ise haliyle başka bir etki yapıyor.

Yaklaşık iki saat kadar önce yanından bakındığım İsa bu sefer sislerin arasında, uzaklardan kenti izliyor. İlginç, o tepedeyken burasının da aynı yükseklikte olduğunu sanmıştım. Meğer Corcovado daha yükekmiş.

Buradan bakınca Niteroi adası da çok net görülüyor. Öyle ki bilmesem Rio sanmam işten bile değil.

Öteki tırabzana yaslandığımda ise tam karşıma Flamengo sahili düşüyor. Kaldığım ev oralarda biryerlerde fakat pek tabiiki bulmam imkansız. Yay biçimli uzanan kıyı parkı ve içbükey kıvrılan sahili Rioˋdaki ilk günümü hatırlatıyor bana. Bugünse son günümdeyim.

Hiç bilmeyen biri için Corcovado ve Kesmeşeker kayasının manzarasının aynı olabileceği düşünülebilir fakat değil. Corcovadoˋda kentin tam üzerinde olduğumuz için paraşüt uçuşundaymış gibiyken Kesmeşeker kayasında biraz daha deniz üzerinden bakıldığı için takribi altmış derecelik açıyla ve biraz daha geriden bakılıyor. Bu nedenle imkan yaratılıp ikisine de çıkmak en mantıklısı.

Hava kararmaya yüz tutarken soluğu Sergioˋnun evinde alıyorum. Bugün de bir tür Japon yemeği ve Fransız usülü tavuklu birşeyler yapmış. Misafir ağırlamayı kesinlikle biliyor.

Yemek yerken biraz da televizyon izliyoruz. Ulusal kanalları seyretmeyi sevmediğinden Youtube kanallarında geziniyor. Takip ettikleri hep aynı ˋAlmanyaˋda yaşamˋ ˋBir Brezilyalı olarak Almanyaˋya nasıl alıştımˋ ˋFransız mutfağının incelikleriˋ Sanıyorum avrupada yaşamak isteğini daha açık belli edemezdi.

Ekipmanlarım

  • BİSİKLET GRUBU

Uzun zamandır ve her yolculuğumda olduğu gibi Güney Amerika turumda da yine Captain Nemo adını verdiğim bisikletimi kullanacağım.

Captain Nemo’yu 2013 yılında almıştım. Fakat aslında 2012 modeldir. Satıcının daha ucuza vermesinden ötürü (bir yıla yakın bir süre vitrinde beklemiş ve satılmamış) almıştım.

 

Tabiiki zaman içerisinde birkaç değişiklik yaptım.

  • Sr Suntour 012 serisi maşa
  • Shimano Parallax göbekler (36 delik)
  • Shimano Vites ve fren kolları
  • Shimano 8’li ruble
  • Shimano Altus arka attırıcı.
  • XCT Suntour V3 (3 Ruble) aynakol
  • Tektro fren ayakları
  • Maya 28 inç 36 delik çift kat yol bisikleti jantı
  • Schwalbe marathon dış lastikler ve continental yedek dış lastik
  • Yerli malı 3 suluk kafesi
  • Yerli malı ön ve arka portbagaj
  • El yapımı iki bacaklı orta ayaklık
  • Colorado çamurluklar
  • Yerli malı kelebek gidon (markasız)
  • Salcano sele ve üzerine Btwin silikon kaplama
  • Cyclotech kilometre saati
  • Salcano pompa

 

  • ÇANTA GRUBU

Piyasada Konnix heybe olarak iki modelini (35 ve 55 lt) bulabileceğiniz bu çantalar esasen en ucuz çantalardır. Fakat fiyatının aksine her yolculuğumda kullandığım ve üst düzey performans aldığım için bu çantalardan çok memnunum. Güney Amerika’da da bunları kullanacağım. Su geçirmez özelliği yok. Askı kancaları çok kötüdür fakat ben metalden yeni kancalar yaptığım için o sorunu da ortadan kalktı.

Ön çantalarım ise Detour marka yine ucuz fakat kullanışlı bir model. 2013’te ikinci elden almıştım. Rusya ve Balkan turlarımda kullandım ve çok memnun kaldım.

Gidon çantam ise aslında fotoğraf makinemin çantası. Ben dikişlerini açıp içine metal kalıp yerleştirdim ve aparat vasıtasıyla gidona bağladım. Üzerine de haritalık diktim. Rusya Turumda teknik olarak aynı fakat başka bir modelini kullanmıştım. Çok memnunumdur.

Özellikle navigasyon ve bazı fotoğraf çekimi işlerim için telefonumun gidonumda olması çok önemli. Bu yüzden eski model bir cüzdan tipi telefon kılıfından tutacak yaptım. İzmir turumda kullandım ve çok memnun kaldım.

Piyasadaki kadro çantaları çok küçük olduğu için iki bel çantası ve bir asker malzemesi çantasından hacim olarak daha büyük kadro çantaları yaptım. Rusya turumda kullanmıştım. Her ihtiyacımı karşılayabiliyor.

  • KAMP GRUBU

Yıllardır kullandığım 4 mevsim çadırım Husky Burton’u bu turda da kullanacağım. Kafkas dağlarında 3 gün yağmur altında Belarus’ta kar altında, Jeju adasında Pasifik okyanusu fırtınasında, Batur dağı tırmanışı ve yanardağ krateri kampında bu çadırı kullandım ve memnuniyetim halen sürer.

Husky Monti -11 derecelik sentetik tulumum.

North Pacific marka el baltam. (Sapını kendim yaptım)

Bangkoktan aldığım 201 marka açılır kapanır küçük bıçağım

Columbia marka yarı otomatik ve magnezyum destekli kamp bıçağım.

Temel amacı çekiç olan fakat başka fonksiyonları da olan çin malı çakım.

Nurgaz benzinli, dizel ve ispirto ile çalışabilen ocağım

Askerdeyken yürüttüğüm kamp tavam ve bardağım.

Çatal kaşık çakım.

 

  • ELEKTRONİK GRUBU

Yazılarımı yazıp paylaşmak ve fotoğraf aktarımı yapmak için Assus Zenpad tabletim ve bluetooth klavyem.

Kİtap okuma ihtiyacım için Amazon Kindle pdf okuyucum.

Güç ihtiyacım için 12.000 mah lik 3 adet powerbankım (yolda daha da alacağım)

Dijital dosya ve özellikle fotoğraf depolayabilmem için WD 1 tb harddiskim

Bisiklet sürerken müzik dinleyebilmek için pil desteği yaptığım hoparlörüm.

Profesyonel çekimlerim için Sony Alpha a6000 kameram ve 16-55 / 55-200 objektiflerim ayrıca toplamda 190 gb hafıza sağlayan sd kartlarım.

Özellikle sualtı çekimlerimde kullandığım Gopro Hero 3 kameram

TAŞKENTˋE DOĞRU

Adalet Partisi kurucularından ayrıca milletvekilliği ve bakanlık görevlerinde bulunmuş olan yazar Mehmet Turgutˋun 1960 ve 70 li yıllarda o dönemki adıyla Sovyetler Birliğiˋne yaptığı seyahatleri anlatan bu yazını gezi kitabı kategorisine yerleştirmek kanımca hata olacaktır.

Yazar önsözde küçük bir özeleştri yaparak aslında kitabın isminin Taşkentˋe Doğru olarak belirlenmesinin kitabı tanımlamak açısından hatalı olabileceğinden bahsediyor. Bir gezi kitabı olma iddisında olmadığından da dolaylı olarak bahsetse de isimden ötürü ister istemez okuyucuda bu yönde bir beklenti oluşuyor.

Yazar, belirttiğine göre genellike uçakta tuttuğu notları düzeltme dahi yapmadan baskıya verniş. Kanımca da kitaptaki temelsizlik sorunu da burada başlamış.

Nedense son dönem gezi kitaplarının genelinde yazar başka işler için başka memleketlere gitiğinde hobi olarak tuttuğu notları yayınlama gayesine düşmüş oluyor. Bu da kitabı ortaya çıkarmanın yazarın temel amacı olmamasından ötürü yazında bir çiğlik ve anlatımda kopukluk olmasına yol açıyor. Yazarın profiline genel olarak baktığımda bu kitabın da böyle olacağını tahmin etmiştim. Lakin bu kitaptaki yazın tahmin ettiğimden daha da çiğ.

Her şeyden evvel kitabın yazarının sağ cenahtan bir siyasetçi olması gittiği solcu ülkenin siyasetiyle ilgilenmesine sebep olabilir. Hatta kitabının temeline bunu bile oturtabilir lakin ne yazık ki yazar kitabında kendi siyasi görüşlerini anlatırcasına değil de empoze etme çabasındaymışçasına anlatması bazen bana komik gelen çıkarımlar bile yapmasına neden olmuş. Veya sözgelimi kadınların eteklerindeki desenlerden konuyu bir anda Lenin ve komünist ideolojiye bağlayıp muhaliflik yapmaya başlaması bir gazi kitabı olarak değil de normal bir kitap olarak değerlendirsem bile bağlantıların ve geçişlerin son derece alakasız ve abes kalmasına yol açıyor. Bu durumsa kitabın değerini fazlasıyla düşürüyor.

Kitabın üçte ikilik kısmı özellikle Lenin ve Stalin hedef gösterilerek komünizm karşıtı satırlara ayrılmış. Hatta siyastetçi olmasından ötürü konuya olan hakimiyeti sayesinde yazar, ideolji tarihlerini anlattığı bir bölüm bile kaleme almış.

Bu açıdan baktığımda solcu ideolojileri başka bir bakış açısından inceleme şansı sunduğu için kitabı bir parça başarılı bile bulduğumu söylemeliyim. Zira piyasada özellikle komünizm ve sosyalizm hakkında negatif yönde eleştriler sunan kitaplar çok fazla yok. Yazarın da kendi bakış açıında bilgili olduğunu göz önüne alırsam bu ˋfırsatını bulmuşken giydireyimˋ tandanslı eleştrilerinden faydalandım bile. Hatta hak verdiğim yönler dahi oldu.

Kitabın isminden ötürü oluşan beklentinin temelini oluşturması gereken seyahat anıları ve betimlemeler ise çok dar kalmış ve insanların arasına karışamadığı çok belli olmasına rağmen halkın araındaymışçasına izlenim vermeye çalışarak yazılan satırlar ise kesinlikle keyif vermiyordu. Hatta kitabın isminde de geçen Taşkentˋteki anlatımlar epey şovenizm ve yer yer demagoji kokuyordu. Ayrıca anlatımın çok dar kalmasından ötürü Taşkentì ya da diğer kentleri merak ettirmeyi bırakın, kafalardaki basit sorulara dahi yanıt veremiyordu.

Kanımca kitabı başarısızlığa uğratan iki etmen vardı. İlki ismi ikincisi ise yazarın bir şeylere muhalif olmak için çok uğraşmış olması. Belki gezi kitabı beklentisiyle başlanmasa bazı açılardan tatmin edici olabilirdi fakat ona da ne yazık ki ismi müsaade etmiyor.

Pdf Kitaplığı

Amazon Kindle en çok kullandığım cihazlarmın başındadır. Öyle ki her yolculuğumun denmirbaşı haline gelmiştir. Aşağıdaki liste ise Güney Amerika turum için hazırladığım ve yolda okuyacağım kitaplara aittir.

 

  • Jose Mauro De Vasconcelos.
  1. Çıplak Sokak
  2. Kardeşim Rüzgar
  3. Kayığım Roshina
  4. Kırmızı Papağan
  5. Pissyˋnin Öyküsü
  • İlber Ortaylı
  1. Tarihin İzinde
  2. Osmanlı Devletinde Kadı
  3. Osmanlı Barışı
  • Aydın Boysan
  1. İstanbul Esintileri
  • Ahmet Ümit
  1. Ninattaˋnın Bileziği
  2. Agathaˋnın Anahtarı
  • Mihael Solohov
  1. İlyusa
  • Werner Müller
  1. Kızıderililerin Dini
  • Stephen Hawking
  1. Kara Delikler
  2. Büyük Tasarım
  3. Zamanın Daha Kısa Tarihi
  • Edgar Allen Poe
  1. Bir Mumya ile Küçük Bir Hikaye
  2. Bir Mumya
  3. Bütün Hikayeleri
  • John Steinbeck
  1. Bitmeyen Kavga
  2. Fareler ve İnsanlar
  3. Sardalye Sokağı
  4. Yukarı Mahalle
  5. Al Midilli
  • Peyami Safa
  1. Selma ve Gölgesi
  2. Cingöz Recai-Misonˋun Definesi
  3. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
  • Niyazi Berkes
  1. Türkiyeˋde Çağdaşlaşma
  • Alfred Adler
  1. Bireysel Psikoloji
  • D.T. Suziki
  1. Zen Budizmi
  • Richard Dawkins
  1. Cennetten Akan Irmak
  2. Kör Saatçi
  • Adolf Hitler
  1. Siyasi Vasiyetim
  • F.M.Dostoyevski
  1. Batı Batı Dedikleri
  2. başkasının Karısı
  3. Yeraltından Notlar
  4. Budala
  5. Çocuklar Arasında
  6. Ecinniler
  7. Ev Sahibesi
  8. Ezilenler
  9. İnsancıklar
  10. Karamazov Kardeşler
  11. Öteki
  • İsaac Asimov
  1. Erişilmez İmparatorluk
  2. Karadul Bulmacaları
  3. Kan Damarlarında Yolculuk
  4. Kurtarıcı robot
  5. Uzayın Bekçileri
  • L.N. Tolsoy
  1. Sevgi Neredeyse Tanrı Oradadır
  2. Anna Karenina
  3. Bir Gencin Dramı
  4. Hz. Muhammed
  5. Çocukluk
  6. Diriliş
  7. Gençlik Yıllarım
  8. Hacı Murat
  9. Savaş ve Barış
  10. Her Şeye Rağmen
  11. İtiraflarım
  12. İvan İlyiçˋin ölümü
  13. Yeni Yetmelik
  • Murat Bardakçı
  1. Osmanlıˋda Seks
  • N. V. Gogol
  1. Bir Delinin Hatıra Defteri
  • Orhan Kemal
  1. Eskici Dükkanı
  2. Hanımın Çiftliği
  3. Müfettişler Müfettişi
  4. Murtaza
  5. Vukuat Var
  • Sunay Akın
  1. Makiler
  2. Kız Kulesindeki Kızılderili
  • Turgenyev
  1. Bozkırda Bir Kral
  • Turgut Özakman
  1. Diriliş
  2. Şu Çılgın Türkler
  • Yaşar Kemal
  1. Yılanı Öldürseler
  2. Orta Direk
  • Hale Özyarken (Yüksek Lisans Tezi)
  1. Yakın Doğuˋda Yerleşik Yaşamın Başlangıcı
  • Heidegger
  1. Zaman ve Varlık Üzerine
  • İbn Batuta
  1. İbn Batuta Seyahatnamesi
  • Yakup Kadri Karaosmanoğlu
  1. Anamın Kitabı
  • Jean Paul Sartre
  1. Varlık ve Hiçlik
  • Sait Faik Abasıyanık
  1. Alemdağˋda Var Bir Yılan
  • Yalçın Küçük
  1. Gizli Tarih
  • Charles Bukowski
  1. Kaptan Yemeğe Çıktı
  • Arnold Josph Toynbee
  1. Uygarlık Yargılanıyor
  2. Bir Devletin Yeniden Doğuşu
  • Gabriel Garcia Marquez
  1. Bir Kayıp Denizci
  2. Anlatmak İçin Yaşamak
  3. Benim Hüzünlü Orospularım
  4. Bir Kaçırılma Öyküsü
  5. Yüzyıllık Yalnızlık
  • Sidney Sheldon
  1. İntikam Planı
  • Adnan Giz
  1. Bir Zamanlar Kadıköy
  • Mustafa Namık
  1. Küçük Felsefe Tarihi
  • Pearl S. Buck
  1. Bu Mağrur Kalp
  • Şerif Mardin
  1. Türkiyeˋde Toplum ve Siyaset
  • Norbert Elias
  1. Zaman Üzerine
  • Charles Dickens
  1. İki Şehrin Hikayesi
  2. Büyük Umutlar
  • Orhan Pamuk
  1. Masumiyet Müzesi
  2. Babamın Bavulu
  3. Benim Adım Kırmızı
  4. Beyaz Kale
  5. Kar
  6. Kara Kitap
  7. Yeni Hayat
  • V.İ.Lenin
  1. Halkın Dostları Kimlerdir
  • Senver Tanilli
  1. Uygarlık Tarihi
  • Taner Timur
  1. Felsefe Tolum Bilimleri ve Tarihçi
  • V. Diakov S. Kovaley
  1. İlkçağ Tarihi 1*2
  • Ahmet Turan Alkan
  1. İstiklal Mahkemeleri
  • Emile Zola
  1. Germinal
  • Ernest Hemingway
  1. Çanlar Kimin İçin Çalıyor
  2. Günün Tek Işığında Gerçek
  3. Yağmurdaki Kedi
  4. Yaşlı Adam ve Deniz
  5. Silahlara Veda
  • H.De. Balzac
  1. Vadideki Zambak
  • Gogol
  1. Ölü Canlar
  • Victor Hugo
  1. Sefiller
  • Virginia Volf
  1. Deniz Feneri
  • Yaşar Kemal
  1. Allahın Askerleri
  2. Demirciler Çarşısı Cinayeti
  3. Fırat Suyu Kan ağlıyor Baksana
  4. Ölmez Otu
  5. Teneke
  • Alphonso Daudet
  1. Değirmenimden Mektuplar
  • Arisoteles
  1. Atinalıların Devleti
  2. Zaman Kavramı
  • Cengiz Aytmatov
  1. Toprak
  • Fidel Castro
  1. Yarın Çok Geç Olacak
  • Erol Bilbilik
  1. İşgal Örgütleri
  • Bertrand Russel
  1. Din ve Bilim
  • Deniz Şahin
  1. Yaşamın Tarihi
  • Mircea Eliade
  1. Dinsel İnançlar Tarihi 1,2,3,4
  • Erol Mütercimler
  1. Geleceği Yönetmek
  2. Komplo Teorileri
  3. Korkak Abdulˋden Coni Türkˋe
  • Gustave Le Bon
  1. Kitleler Psikolojisi

43. Romanya Sınır Kapısı

2 – 3 Ekim
360 km – 5820. km

Romanya Sınır Polisi

‘Kenan konsolosluktan aradılar. İşlemlerimiz tamammış. Seni alayım da pasaportları almaya gidelim’ diyor Şeyhmuz telefonda.
Hazırlanıyorum. Ve hostelin ortak salonunda internette gezinirken kapıyı vuruyor ve beni dışarı çağırıyor. Arabaya atladığımız gibi soluğu Bulgaristan Konsolosluğunda alıyoruz.

Continue reading “43. Romanya Sınır Kapısı”

42. Odessa Kampı

29 – 31 Ekim
264 km – 5436. km

Odessa kampı

Odessa’da yine oldukça sert bir hava karşılıyor beni. Yağış yok ama çelik gibi keskinlik o kadar giyinmiş olmama rağmen yine de epey bir rahatsız ediyor.
Burası belki de göreceğim son büyük kent olacak. Vize alabilir miyim bilmiyorum fakat eğer alamazsam (ki hatırlayın rotamın Rusya olmasının nedeni vize alamamış olmamdı) İstanbul’a giden bir gemiye bineceğim.
Bir kaç günü burada geçiririm diye düşünüyorum. Fakat bu sefer mümkünse hemen bir otele yerleşmeyeceğim. Maddiyat açısından değil fakat bu kadar sık aralıklarla bir yerlere girmek bana bu işin ruhunu zedeliyor gibi geliyor.
Kısa bir tur atıyorum kentte. Zaten akşamüzeri saatlerindeyim pek öyle gezecek bir durumum yok. Kamp için uygun bir park ya da kumsal falan bulayım da hemen kurulayımın derdindeyim.

Continue reading “42. Odessa Kampı”

41. Bir Garip Yol ve Askerler

27 Ekim
75 km – 5080. km

Bir Garip Yol ve Askerler

‘Buraların kentleri de sahiden bir enteresan’ diyerek bomboş yoldaki ilerleyişime devam ediyorum. Enteresan geliyor çünkü bir anda başlıyor ve yine bir anda bitiveriyorlar. Sözgelimi İstanbul’un girişi kilometrelerce önce başlayan tek tük yapılaşmalarla kendini belli eder fakat gördüğüm diğerlerinde de olduğu gibi Kişinev’de de çevre yolunu aşınca şehir bıçakla kesilmiş gibi bitiverdi ve ben her zaman olduğu gibi yine tarlaların arasında uzanan yola düzüldüm.

Continue reading “41. Bir Garip Yol ve Askerler”